27 Mart 2015 Cuma

Düşünce Tarihi ve Philosophia Perennis

Düşünce Tarihi ve Philosophia Perennis





Yakın zamanlara kadar, batılı düşünce tarihçilerinin önemli bir kısmı, modern felsefenin başlatıcılarının antik Yunan filozofları olduğu kanaatine sahiptiler. Onlara göre; Yunan felsefesinden önceki dönemlerde, sistemsiz ve esasen dini bir niteliğe sahip bazı görüş ve inançlardan ibaret olan insanlığın ortak bilgi dağarcığı, özellikle İyonyalı düşünürlerin başlattığı ve Platon ile Aristoteles’in zirveye ulaştırdığı entelektüel çabalarla, günümüz felsefesinin temellerini oluşturmuştu.
Ancak, “Düşünce Tarihi” adlı müteakip kısımda çeşitli örneklerle ele alınacağı gibi, bazı yeni bulgular, ana hatlarıyla doğru olan bu tabloda iki önemli eksik veya hatanın mevcut bulunduğunu göstermektedir. Bu bulguların ilk grubu, Sümer, Mısır, Hint ve Çin uygarlıkları ile bu uygarlıkların düşünce hayatının, İyonya ve antik Yunanistan’ın diğer bölgelerindekinden hiç de aşağı kalmayacak bir mükemmellikte olması hususuyla ilgilidir. Bunların ikincisini ise, hem İyonya fizikçilerinin hem de Platon ve Aristoteles’in yararlandığı materyalin büyük ölçüde dini kaynaklardan sağlanmış olduğunu gösteren bulgular oluşturur. Bu gelişmeler, günümüz düşünce yapı ve sistemlerinin temellerinde, daha önceleri sanıldığının aksine, dini bilgi ve kavramların çok öncelikli ve önemli bir düzeyde yer aldığını ortaya çıkarmıştır. Bazı düşünürler tarafından ‘philosophia perennis’ olarak adlandırılan bu anlayışa göre; felsefe, bilim ve tekniğin temelleri; yeryüzünde ilk insanın yaşamaya başlaması ile atılmış ve insanlığın bu ortak mirası, zaman içinde birikip, zenginleşerek günümüzdeki durumuna ulaşmıştır. “Düşünce Tarihi” içinde yapacağımız gezinin doğuracağı intiba, bakalım zihin ve kalbinizde bu görüşü ne oranda destekleyecek...







Düşünce Tarihi: Felsefenin ve Bilimin Doğuşu





Tarih, belgelere dayanarak geçmişte gerçekleşmiş olan olayların, zaman, yer ve sebep gibi özellikleriyle ele alındığı bilim dalıdır. Bu alanda çalışan araştırmacılar, eldeki kaynak materyalin eleştirel tetkiklerine dayanarak, özellikle belli başlı tarihsel olayları kronolojik tutarlılık ölçüleri içinde irdeleyerek bunların nedenlerini ve önemli sonuçlarını ortaya koymayı hedeflerler. Tabiat bilimlerindeki gibi doğrudan gözleme dayanmak yerine, tarihte; çoğu defa eksik ve kusurlu belgesel kayıtlardan veya ifadeler­den hareketle; akıl yürütme ve çıkarım yoluyla, “geçmişte” olanlar ortaya konu­lup, yeniden kurgulanmaya çalışılır.
Tarihçi, önce kaynaklarını bir dizi ön incelemeden geçirir. Bu işlemlerin ilk safhasında, kaynakların belirlenen amaç açısından uygun ve yeterli olup, olmadığının tespitine yönelik bir “dış eleştiri” gerçekleştirilir. Tarihçi, kaynaklarını bu şekilde seçtikten sonra, bir “iç eleştiri” işlemi yoluyla bunları özümlemeye girişir. Bu merhalenin başarıyla tamamlanabilmesi için, tarihçinin elindeki belgenin diline bütün incelikleriyle hakim olması; eğer varsa, metinde sonradan oluşmuş tahrifat veya tahribatı tespit ederek orijinal yapıyı tahmine çalışması, ayrıca kayıtçıyı, zamanının şartları çerçevesinde tanımaya ve düşünce yapısını kavramaya çalışması gerekir.
Bütün bu eleştirel işlemler, aslında sadece bir başlangıçtır. Ve tarihçinin asıl işi ise, elindeki malzemeden bir sentez oluşturmaktır. Artık tarihçi için, bir teknik elemanınkinden ziyade bir sanatçının veya mucidinkine benzer bir entelektüel faaliyet safhası başlamıştır. O, bu süreçte, incelediği döneme ve kişi­lere olabildiğince yakınlaşabilmeli, onların duygu ve düşüncelerini kendi çağ ve şartlarının bağlamı içinde anlayıp, kavrayabilmelidir.
Tarih, gerçekte, oldukça “yeni” veya “genç” bir bilim dalıdır. Kronolojik olarak günümüzden geçmişe doğru bakıldığında, belirli bir noktadan sonra, tarihi belge ve bulguların çeşit ve miktar bakımından son derece azaldığı görülmektedir. Ayrıca henüz ulaşamadığımız birçok kalıntı, yerin ve denizlerin derinliklerinde keşfedilmeyi beklemektedir.
Bunlardan başka, bulunmuş olan yetersiz materyalden bir toplumun, bir uygarlığın veya bir kültürün tam olarak anlaşılıp, kavranabilmesi de gerçekten çok zordur. Tarihçinin zihninde birçok kurgu ve çıkarım işleminden sonra şekillenen hipotetik model; tam, kesin ve mutlak olmaktan genellikle uzaktır. Çoğu defa aynı bulgulardan; farklı tarihçiler, ortaya farklı modeller koyabilmektedir. Bundan dolayı, bu bölümde, mümkün olduğunca üzerinde fikir birliğine varılmış olan tarihi gerçekler ve kabuller esas alınmaya çalışılmıştır.
“İnsanlık tarihinin ilk büyük dönüm noktasına, çok miktarda yiyecek üretimine geçiş ile ulaşıldığı” hususu, bu türden bir kabuldür.21 Böylelikle belirli bir bölgede yaşayabilen insanların sayısında büyük artışlar mümkün olmuş ve üzerinde bir uygarlığın yükselebileceği sosyoekonomik temeller atılmıştır.
Çiftçilik ve çobanlığın yaygınlaşarak gelişmesine dair en eski ve en önemli örneklerden birisi, Ortadoğu’da M.Ö. 8500-7000 yılları dolaylarında gerçekleşmiştir. Tahıl tarımı ancak çok az bir kısmının belgelerle ortaya konduğu göçler yoluyla, buradan Avrupa’ya, Hindistan’a, Çin’e ve Afrika’ya yayılmış olmalı­dır.
İnsanlık tarihinin ikinci büyük dönüm noktasına “uygar toplumlar” olarak adlandırılan, çeşitli beceri ve zenginliklere sahip kompleks yapılı toplulukların ortaya çıkışıyla ulaşılmıştır. Elde mevcut belgelere göre, en eski uygar toplumlar, Dicle ve Fırat ırmaklarının aşağı kıvrımları boyunca Basra Körfezi’ne kadar uzanan düz alüvyon ovası üzerinde yer alan Sümer ülkesinde doğdu.22
Ancak, H. Frankfort; tarih biliminin yeniliği, gelişmişlik derecesinin azlığı ve elde mevcut tarihi belgelerin yetersizliği gibi hususlara dikkat çektikten sonra, “Uygarlığın Doğuşu: Mezopotamya ve Mısır” adlı kitabında şunları belirtir: “Konumuz uygarlığın Yakındoğu’da doğuşu. Dolayısıyla, soyut olarak uygarlığı mümkün kılan şartların neler olduğu sorusuna cevap aramakla meşgul olmayacağız. Bence, zaten böyle bir cevap bulunsa bile bu, tarihi değil, felsefi bir cevap olacaktır.” H. Frankfort, konuyla ilgili görüşlerini anlatmayı şöyle sürdürür: “Bu­nunla birlikte, günümüz uygarlığının Mezopotamya ve Mısır’da doğduğu hususunda, tarihçiler arasında çok yaygın olan bir uzlaşma olduğu için, burada ele alıp inceleyeceğimiz materyalin bize böyle bir cevabın genel çerçevesini çizilebileceği söylenebilir. Uygarlığın doğuşu olgusunun, çok merkezli ve birden fazla defa vuku bulmuş bir olgu olduğu şeklinde kanaatler de mevcuttur. Ama bunun, çoğu yerde gerçek ve orijinal bir doğuş olmayıp; daha gelişmiş toplumlarla temasın bir sonucu olarak başlayan veya en azından böyle bir ilişkiyle hızlanan bir süreç olduğu kesindir.
Şimdilik, uygarlığın doğuşunun bir dış etkiyle değil, kendi iç dinamikleriyle gerçekleştiği intibaının veren sadece üç yer bilinmektedir: Bunlar; Eski Çağ yakındoğusu (Mezopotamya ve Mısır), Çin ve orta-güney Amerika’dır. Ne var ki; Maya ve İnka uygarlıklarının oluşum süreci hakkında henüz yeterince bilgimiz bulunmağı gibi, Çin’deki uygarlığın da batıdan gelen bazı etkilerin sonucunda gelişmiş olma ihtimali oldukça güçlüdür.
Buna karşılık, Mezopotamya ve Mısır’ın genelde tüm yeryüzüne hakim “ortalama” yaşama şartlarının oldukça üzerine çıkılabildiği ilk ülkeler olduklarına dair bir çok belge ve materyal mevcuttur. Bu topraklarda uygarlığın ortaya çıkışında; herhangi bir diğer toplumun etkisinin olduğuna dair de hiçbir delil yoktur.”23
Evet, şu anki bilgilerimiz ışığında, belirli teknikler ve araçlarla geniş ölçüde tarım ve hayvancılık yapabilen; büyük, düzenli ve plânlı şehirler kuran; bilim sanat, teknik ve felsefede belirli düzeye ulaşmış olan ve bütün bu faaliyetlerinden geriye-henüz yeterli miktarlara ulaşmamış da olsa-birtakım belge, yazı ve materyal kalmış olan en eski uygarlığın Mezopotamya’da doğduğunu söyleyebiliriz.
Sümerler, mevcut tarihi belgelere göre, dünyanın bu en eski uygarlığının kurucularıdır. Sınırlarını Fırat ve Dicle ırmaklarının çizdiği Mezopotamya’nın en güney kesimini içine alan ve daha sonraları “Babil” olarak adlandırılan bölgede yaşayan Sümerler; bataklıkları kurutarak tarıma elverişli hale getirmiş; dokumacılık, dericilik, metal işleme, mimari, seramik gibi teknik ve sanatları geliştirmiş, ayrıca ilk ticaret merkez ve yollarını da açmışlardır.
M.Ö. 3000 yılı dolaylarında bölgede en az 12 kent devleti bulunuyordu. Bu devletlerin her biri, surlarla çevrili birer şehir ile, onun etrafında yer alan köylerden ve arazilerden oluşmaktaydı. Bu şehirler, tıpkı günümüzdekine benzer şekilde, siyasi iktidarın halkın elinde bulunduğu en ileri yönetim şekli olan demokrasiyle yönetilmekteydi. Ancak zamanla şehirler arası rekabet ve mücadele şiddetlenince, demokrasi yerini krallık yönetimine bıraktı. Ve 12 şehir devletinden biri olan Kiş’in hükümdarı Etana, 2800 yıllarında tüm kent devletlerini yönetimi altında topladı.
Sümerce, bilinen ilk yazı dilidir. Dilbilimsel çalışmalarda; bu dille daha eski, herhangi bir başka dil arasında henüz akrabalık kurulamamıştır. Zamanla, tüm çevre topraklarda da konuşulmaya başlanan Sümer dili; gelişim süreci bakımından “Arkaik, Eski (veya klâsik), Yeni, ve Sümer Sonrası” olmak üzere dört farklı döneme ayrılabilmektedir.
M.Ö. 3100-2500 yılları arasına tarihlendirilen Arkaik Sümer dili; ticaret, yönetim, felsefe ve eğitimle ilgili metinler halinde günümüze ulaşmış, ancak henüz çok küçük bir bölümü çözülüp, anlaşılabilmiştir. M.Ö. 2500-2300 yılları arasına tarihlendirilen Eski veya Klâsik Sümer dili ise Lagaş krallarına ait metinlerin dilidir. Bu döneme ait tabletlerde ticari antlaşmalar, hukuki ve idari esaslar, felsefi yazılar, mektuplar ve dini metinler yer almaktadır. Sümer dilinin bu biçimi, bir öncekinden daha iyi çözülmüştür.
Yeni Sümerce döneminde, bir Sami halkı olan Akadlar Babil’i ele geçirdikten Akad dili, Sümer dilini gölgede bıraktı. Eski Babil dönemi olarak da bilinen bu devir M.Ö. 2000’de sona erdi. M.Ö. 2000’den sonra Sümerler siyasi kimliklerini kaybedince, konuşma dili olarak Sümerce; yerini Akad diline bıraktı, ama çivi yazısı kullanıldığı müddetçe, yazı dili olarak varlığını devam ettirdi.
Sümer dilinin; felsefe, destan, ilahi, ayin ve dua metinleri, atasözü gibi çok çeşitli türlerde, oldukça gelişmiş ve zengin bir edebiyat birikimi vardır. Bu metinlerin çoğu, Sümerce’nin konuşma dili olarak önemini kaybetmesinden asırlar sonra, ilk defa Eski Babil döneminde yazıya geçirilmiş ve eğitim kurumlarında okutulmuştur. Helenistik dönemden kalma bazı çiviyazısı tabletlerde ise, Yunan harfiyle yazılmış Sümerce kelimelere rastlanmaktadır.
Sümerce, bitişimli bir dildir. Gramer ilişkileri, köklere getirilen eklerle belirtilirdi. Aynı kökten türeyen fiiller ve isimler de; sözdizimi kuralları ve eklerle ayırt edilirdi. Dört ünlü ve on altı ünsüzden oluşan dilin yalın bir ses sistemi vardı. İsimler, sayı ve duruma göre çekilir; çoğul sayılar, son eklerle veya ikileme yoluyla ifade edilirdi. Oldukça kompleks, ancak çok iyi tanımlanmış kurallara tâbi olan fiil çekimleri; ön ek, son ek ve iç ekler kullanılarak yapılırdı.
19. yüzyılda çözülmeye başlayan Sümer lehçelerinin en önemlileri, resmi lehçe “emegir” ile genellikle dini ve felsefi metinlerde kullanılan “eme-sal”dır. Sümerce’nin standart sözlüğü 1976’da Pennsylvania Üniversitesinden bir grup uzmanca hazırlanmaya başlanmış, ve ilk cildi 1984’te yayımlanmıştır.
H. J. Störig “İlkçağ Felsefesi” adlı eserinde şöyle der: “Felsefeyi varoluşun; yani hem dış dünyanın, hem de insanın iç dünyasının sırlarını, düşünme ve akıl yürütme yoluyla çözme çabası olarak tanımlarsak, bu etkinliğin elde mevcut tüm yazılı belgelerden çok daha eski bir tarihte başlamış olduğunu kabul etmemiz gerekir. Düşünme ve konuşma kabiliyetleri birbirlerine kopmaz bağlarla bağlıdır. Hali hazırda, her çocuğun büyüme ve gelişmesinde tekrar tekrar gözleyebildiğimiz bu ilişki, “insanlığın düşünce tarihi” boyunca da geçerli olagelmiştir. Düşünmenin araçları olan kavramları bize dil sağlar. Konuşmaya çalışan çocuğun öğrendiği ve söyleyebildiği her yeni şey; çevresinde mevcut ‘bilinmezler okyanusunun’ bir bölümünü sanki sihirli bir değnekle dokunulmuşçasına anlaşılmazlık ve bilinmezlik kılıfından çıkararak, manâlı hale getirir. Düşüncelerimizin ayrılmaz aracısı olan ve belki de onu bir şekilde sınırlayan dil, felsefenin her zaman en önemli konularından birini teşkil etmiştir. Ulaşıp, inceleyebildiğimiz en eski başlangıç noktalarında, dilleri hep son derece gelişmiş ve olgunlaşmış durumda bulmaktayız. Dillerde daha sonra görülen değişmelerin, yeniden şekillenme ve yapılanmaların; genellikle bu esas formun yanında tali haller olduğu görülmektedir. Elimizdeki belge ve materyalin yetersizliğinden dolayı, şu anda ulaşabildiğimiz tarihi başlangıç noktalarından daha önce geçen–süresini tam olarak bilmediğimiz, ama mevcut ip uçlarına dayanarak en azından birkaç on bin yıl sürmüş olduğunu düşündüğümüz çok uzun bir dönemi kapsayan-insanlığın en eski düşünce tarihi hakkında neredeyse hiç bilgimiz yok. Şu anda “Tarih öncesi çağlar” olarak adlandırılan o bilinmeyen dönemlerde uzun gelişme süreçlerinin yaşandığı anlaşılmaktaysa da, eldeki materyale dayanarak ancak son 6000 yıldan, günümüze kadar gerçekleştirilmiş “anlama ve düşünme” girişimlerini incelemekle yetinmek durumundayız. Ancak Mısır çölleri (ile Mezopotamya ve çevresinde) ve Hindistan’ın balta girmemiş ormanlarında yapılan her yeni kazıda, yerin derinliklerinden gün ışığına çıkarılan her yeni uygarlık, “düşünen, üreten, sanatla uğraşan uygar insanın, bazı tarihçilerin varsaydıklarından çok daha eski zamanlardan beri yaşamakta olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu kitabın eksiksiz olmak veya en yeni gelişmeleri ve yorumları yansıtmak gibi bir iddiası yoktur. Burada yapılan, felsefe tarihini eski Yunan’dan başlatan anlayışın dar kalıplarının aşılması ve meselâ eski Hintlilerin ve Çinlilerin; birçok yönüyle bizimkilerden hiç de aşağı kalmayan ve çok yönlü etkileri, günümüzde bile hâlâ hissedilebilen çarpıcı düşünce gelenekleriyle okuyucunun tanışmasını sağlamaktır.”24
A. Arslan “Felsefenin Başlangıçları ve İyonya” adlı makalesinde bu ko­nuyla ilgili olarak şunları anlatır: “Antik İyonya bölgesi, felsefenin başlangıcı sorunu bakımından özel bir önem taşır. Çünkü (bir gurup felsefe tarihçisince) geleneksel olarak felsefenin (M.Ö. VI. yüzyılın başlarında) bu bölgede başladığı kabul edilir. Ayrıca, bu başlangıçla ilgili olarak (ilk filozoflar olarak kabul ettikleri) Thales, Anaksimander ve Anaksimenes’in mensup oldukları Miletos okulunun da adından sıkça söz edilir.
Çok eski dönemlerden beri felsefenin başlangıcıyla ilgili bu görüşe itiraz edenler olmuştur. Meselâ, ilkçağ sonlarındaki İskenderiye döneminde Mısır’da yaşayan ve içlerinde ünlü filozof Philon’un da bulunduğu bir grup düşünür, felsefenin başlangıcını eski Mısır ve Mezopotamya’ya götürür. Bu yaklaşım, zirvesine Yeni Pythagoras’çı Numenius’ta ulaşır: O Platon’un “Yunanca konuşan bir Musa (Bir İsrailoğlu Peygamberi) olup, olmadığını sorar. İlk Hıristiyan filozoflarından Klemens ve Eusebios da Numenius’u desteklerler. Rönesans’ta da bir çok düşünür bu tezi savunmuştur. Geçen yüzyılda ise bu görüşü destekleyenlerin başında Röth ve Gladisch gibi düşünürler gelir.
Felsefenin İyonya öncesi veya eski Yunan dışı orijiniyle ilgili bu görüşler; dayanılan deliller, bakış açıları ve hareket noktaları bakımından çok çeşitlidir. Meselâ, İskenderiye döneminde felsefenin ağırlıklı olarak mistik unsurlar içeren bir terim olarak yeniden tanımlanmış olması, bunlardan biridir. Gladisch’in Yunan teolojisiyle doğu teolojisi arasındaki benzerlikleri ortaya koyması da bu görüşü doğrulamıştır. Buna göre, Yunan teolojisi erken bir tarihte Doğu’nun etkisine uğramış ve bu süreçte, Yunan felsefesinin bünyesine Doğu’dan bir çok unsur katılmıştır. Günümüzde Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları üzerine yapılan araştırmalarda elde edilen veriler de bu görüşü desteklemektedir. Tarih biliminin sağladığı bu yeni belgelere göre Sümerler, sadece dinleri, mitolojileri ve kozmogonileriyle değil; genel olarak tüm hayat felsefeleri, dünya görüşleri ve bunların özündeki temel değerler ve kavramlar aracılığıyla da eski Yunan düşünce sistemini etkilemiş ve bu suretle, günümüz uygarlığının esaslarının belirlenmesinde önemli katkılarda bulunmuşlardır.
Bu olguyu ortaya koyanlardan Speiser şunları belirtir: “Sümerlerde birey, toplum ve kâinat kavramları bir bütünlük ve uyum içindedir. Bu nedenle devletin yöneticisi de dahil olmak üzere her insan, toplum ve kâinat karşısında -temel haklar ve görevler bakımından- eşit durumdadır. Bu anlayış, demokrasi kavramının da temelini teşkil etmiştir. Böyle bir toplumun tüm bireyleri hep birlikte aynı mukadderatı ve benzer umutları paylaşırlar. Güzel bir gelecek ancak fertlerin doğru ve adaletli davranmaları ve yaşamalarıyla mümkün görülür. Bunun ise ancak Tanrı’nın, kâinatın ve toplumun yapısına koyduğu kurallara uymakla sağlanabileceği var sayılır. Bu kurallar, “hukuk prensipleri” halinde toplumun tüm bireylerine tebliğ edilmiştir. Bu kanunlar, hem yöneticilere kılavuzluk etmekte, hem de fertleri ve haklarını koruyup, teminat altına almaktadır. Bu hayat felsefesinin esasını, “kâinatı ve toplumu bir bütün halinde ve uyum içinde tutan şeyin; adalet, kanun ve düzenlilik olduğu” hususu teşkil eder. Bu hukuk anlayışı; birbirini destekleyen ve bütünleyen birer “toplum” ve “kâinat” felsefesinin bileşiminden oluşur ve mükemmel bir demokrasi uygulamasının da çekirdeğini oluşturur. Sümerlerde görülen bu kısmen kolektif dünya görüşü, “bireysel unsurlar da taşır ve oldukça rasyonel, derin, eleştirel, holistik ve tutarlı”dır.25 Bu dünya görüşü, “düzeyli” bir felsefenin de temel çerçevesini oluşturur.
Ünlü Yunan filozofları Platon ve Aristoteles’e ait yazılarda da, felsefenin Yunanlılardan önce başlamış olduğuna dair işaretler bulmak mümkündür: Platon geçmiş uygarlıkların felsefi birikimleri karşısında duyduğu hayranlığı “-Siz Yunanlılar (onların karşısında) çocuklar gibisiniz!” diyerek ifade ederken, Aristoteles de bu konuda şunları söyler: “..Bilim ve felsefe ancak, toplumların maddi ihtiyaçlarını belirli bir düzeyde karşılamaya başlamalarından ve böylece entelektüel faaliyetler için yeterli imkân ve zaman bulabilmelerinden sonra başlamış olabilir. Bu ortam, ilkin Mısır ve çevresinde ortaya çıkmış olabilir. Özellikle Mısırlı din adamları böyle uygun bir toplumsal hayatta; matematik, astronomi ve benzeri entelektüel faaliyetlerle uğraşabilme fırsatı bulabilmişlerdir...” 26
18. yüzyılın başlarında yaşamış olan Berlin Bilimler Akademisi üyelerinden J. Brucker, “Felsefenin Eleştirel Tarihi” adlı eserinde felsefenin doğuşunun, Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarının da öncesine uzandığını belirtir. “Felsefe, ilk insanla başlamış olmalıdır!” diyen Brucker; son derece geniş hacimli olan eserinin ilk bölümüne bu nedenle, “Tufan Öncesi Felsefe” adını vermiştir.





Sümerlerde Düşünce Hayatı


Prof. C. Yıldırım, “Bilim Tarihi” adlı kitabında Sümer uygarlığı hakkında şunları söyler: “İlk uygarlıklar arasında, M.Ö. 3000 yıllarında, Sümer uygarlığının parlak bir düzeye eriştiğini görüyoruz. Sümerler, hayvancılık ve tarımın yanı sıra, teknolojide de oldukça ileri gitmişlerdi. Meselâ, ısıtarak bazı mineralleri saflaştırıp, metal elde etmekte, bu metallere çeşitli şekiller vermekte ve onlardan alaşımlar yapabilmekteydiler.
Üretilen malzemenin ve ürünlerin bir araya toplanması ve dağıtımı ile ticareti de belirli bir sisteme bağlanmıştı. Yöneticiler ve din adamları, ürünün toplama ve dağıtım işini tapınaklarda düzenliyor, alınıp verilen miktarları da yazarak kayıtlara geçiriyorlardı. Ayrıca değişik alanlardaki bilgi birikimi de yazıya geçirilip, konularına göre derlenip, sınıflandırılmaktaydı. Böylece, belirli bir gelişim süreci içinde matematik, astronomi, tıp, tarih, mitoloji ve din ile ilgili geniş bir literatür ortaya kondu.
Aritmetik işlemlerde Sümerler oldukça yüksek bir düzeye ulaşmışlardı. M.Ö. 2500’e gelmeden Sümerler çarpım tablosu kullanmaya başlamışlardı. Alan ve hacim hesapları yapıyor, daire alanı ile silindir hacmini bulmada ’ye 3.125’i değerini veriyorlardı. M.Ö. 2000 yılı civarında Sümer devleti ortadan kalktıktan sonra bile dilleri ve yazıları bilimsel çalışmalarda –Orta Çağ Latincesi gibi- etkisini sürdürmeye devam etmiştir.
Sümerlerin yerini alan Babilliler, Hamurabi yönetimi sırasında yönetici yetiştirmek için tapınak okulları kurdular. Babilliler özellikle matematik ve astronomide büyük ilerleme kaydettiler. Aritmetik işlemlere ait bilgiler dışında, temel bazı geometrik kavramlara da ulaştılar. Sümerlerin tam sayılar için geliştirdikleri sistemi kesirlere uyguladılar. Karekök, küpkök alma ve ayrıca ikinci ve üçüncü dereceden denklemler içeren problemleri çözme amacıyla tablolar geliştirdiler.
Babil aritmetiği gibi geometrisi de belirgin bir cebir özelliği taşıyordu. Bir yarım daire içine çizilen tüm üçgenlerin dik açılı olduğunu ve dik açılı üçgenlerle ilgili (sonraları Pythagoras’ın adıyla anılan) teoremi biliyorlardı. Kullandıkları işlem ve metotlardan, genel cebirsel kurallara da vakıf oldukları anlaşılmaktadır. Dairenin 360 dereceye, bir saatin 60 dakikaya ve bir dakikanın 60 saniyeye bölündüğü sistemleri Babillilere borçluyuz.
Bu dönemde, matematikle birlikte astronomi ve diğer bazı ampirik gözlem ve bilim alanlarında da büyük ilerlemelerin kaydedildiğini görüyoruz. Mezopotamya’nın açık ve parlak gökyüzü, bakışları gökcisimlerinin hareketlerine yöneltmişti. Astronominin ilk gelişen bilim oluşunun nedeni açıktır. Bu alanda incelemeye konu olan cisimler ve olgular yalın ve düzenli olup, sürekli gözleme elverişli bir periyodiklik özelliği taşırlar hareketler. Uzun ve sürekli gözlemlerle elde edilen bilgilere dayanarak toprağı işleme, ekim ve hasat gibi mevsime bağlı işler için bir takvim de geliştiren Babilliler zaman ölçümünde hayret edilecek bir hassasiyet ve dakikliğe ulaşmışlardı. Örneğin, yılın uzunluğunu sadece 4,5 dakika gibi küçük bir hata payı ile hesaplayabiliyorlar, her 18 yılda bir meydana gelen tutulmaları da önceden kestirebiliyorlardı.”27
Prof. C. Saraç da, “Bilim Tarihi” isimli kitabında bu hususa şunları ekler: “Sümerler, kullanışlı ve gelişmiş sayı sistemlerine sahipti. Başlıca ‘onluk’ ve ‘altmışlık’ olmak üzere iki farklı sayı sistemleri mevcuttu. Günlük hayata ait metinlerde onluk sisteme daha büyük yer ayrılmıştı. Ancak matematik ve astronomi gibi bilimsel metinlerde halkın fazla kullanmadığı, daha çok uzmanların aşina olduğu altmış tabanlı sistem göze çarpar. Bu sistemde birinci basamak birimleri kendi esas değerleriyle, ikinci sıradakiler 60 ile, üçüncü sıradakiler ise 602 ile çarpılmış olarak yer alır. Buna göre altmışlık sistemdeki 7-2-3 rakamı, onluk sistemde (7+(2x60)+(3x602))=10,927’e tekabül eder.
Bu sistemin kendine has toplama, çıkartma ve bölme metotları vardır. Ayrıca kolaylık sağlamak amacıyla özel çarpım tabloları ile kare ve küpkök tabloları hazırlanmıştır. Bazı tabletlere ise üslü bağıntılar, logaritma işlemleri ve geometri formülleri kaydedilmiştir. Meselâ, birinci Babil devrine ait bir tablette (sonradan Pythagoras bağıntısı olarak adlandırılan) a2+b2=c2 ifadesi, Sümer alfabe­sine ait üç harfin üç sütun üzerine sıralanması suretiyle, a ve b’ye muhtelif de­ğerler verilmek suretiyle bir tablo halinde düzenlenmişti.
Mezopotamyalıların kullandıkları ölçü birimlerinin katları ve askatları arasında altmışlık sisteme uygun bir ilişki vardı. Günlük hayatta 50 cm’ye ve 6 m’ye tekabül eden iki pratik uzunluk birimi ile 505 g’a tekabül eden bir ağırlık birimi kullanılırken, astronomi araştırma ve gözlemlerinde ise (kilometre mertebesinde) büyük uzunluk birimlerinden faydalanılmıştır. Mezopotamyalı astronomlar gezegenlerin ve yıldız kümelerinin gökyüzündeki pozisyonlarını, belirli yıldızların güneşe göre yerleşimlerini, güneş ile ay tutulmasını konu alan gözlemler yapmışlar, bu amaçla kullanmak üzere çeşitli araçlar ile teknikler geliştirmişler ve gözlem sonuçlarını düzenli olarak kaydetmişlerdir. Tutulma kuşağını 12 yıldız gurubuna ve 360 dereceye bölen Mezopotamyalı gözlemciler, her yıldız için birer enlem ve boylam koordinatı vererek, yıldızların konumlarını, güneşin ekliptik dairesi üzerinde orijin olarak alınan bir noktaya göre hesaplamışlardır. Ayrıca, ekliptik dairesinin ekvator dairesiyle kesiştiği noktaları da büyük bir yaklaşıklıkla belirlemişler ve bu iki noktanın yıl içindeki değişimleriyle ilgili düzenli kayıtlar tutmuşlardır.
Güneş ve ay tutulmasıyla ilgili olarak geniş bir malûmata sahip olan Mezopotamyalı araştırmacılar, astronomi alanındaki gözlemleri sayesinde bir yılın 12 aya bölündüğü bir takvim sistemi geliştirmişler ve ay takvimindeki değişkenliği, bazı ortalama değerleri ay uzunluğu olarak kabul etmek suretiyle gidermişlerdi. Yılın 12 ayına Mezopotamyalılarca verilen isimlerin (meselâ Nisanu ‘Nisan’, Tammuz ‘Temmuz’, Elul ‘Eylül’, Sebet ‘Şubat’) günümüz Türkçe’sindeki karşılıklarına benzerliği oldukça ilginçtir.
Mezopotamyalılar, günü, her biri iki saat süreli 12 eşit aralığa bölmüş, bu parçaların her birini de altmış eşit bölüme ayırmışlardı. Bu zaman sistemi, onlardan eski Yunanlılara ve sonra da Romalılara geçerek günümüze kadar ulaşmıştır.”28
Prof. C. Yıldırım “Matematiksel Düşünce” adlı eserinde Mezopotamya uygarlığından günümüze kalan matematikle ilgili belgelerin başlıca iki ana gruba ayrılabileceğini ifade eder: “Bunların ilki, matematik prensip ve işlemleriyle ilgili bilgileri, tabloları ve formülleri kapsamaktadır. Diğer gurup ise matematik problemlerini ihtiva eder ve bunlarda cebir ve geometriyle ilgili çeşitli problem örnekleri yer alır. Bazen, tek bir tablet üzerinde, kolaydan zora doğru sıralanmış 200 kadar sayısal probleme yer verildiği görülmektedir. Bu tür düzenlemelerin matematik öğretimine yönelik olduğu açıktır. Sayıları 500 000’i aşan tabletlerden şu ana kadar ancak birkaç yüz tanesi okunabilmiştir. Geriye kalanlar üzerindeki çalışmalara, dünyanın çeşitli ülkelerinde devam edilmektedir.”29
Prof. Y. Aksoy da “Bilim Tarihi ve Felsefesi” adlı ki­tabında konuyu şöyle özetler: “...... Bilinen en eski uygarlık, Sümer uy­garlığıdır. Sümer uygarlığı; M.Ö. 5000’li yıllarda aşağı Mezopotamya’da kurulmuş ve Helenistik devire kadar varlığını sürdürmüştür. Sümerlerin üstün bir yönetim anlayışına ve sistemine ulaşmış olduklarını gösteren belgeler vardır. İngiliz Sümeroloğu F. Galphin’in Sümerlere ait geniş bir literatür birikimini konu alan birçok eseri mevcuttur. Bu zengin ve enteresan Sümer literatüründe; harflerin yanı sıra, rakamlar ve müzik notaları da yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Ancak; kil tabletler, kitabeler, duvar yazıları, süslemeler ve çeşitli sanat eserlerinde kullanılan bu yazı, rakam ve notalar he­nüz tam anlamıyla çözülüp anlaşılamamıştır.
Sümer uygarlığı, aynı çağda ve daha sonra doğup, gelişen birçok uygarlığı da etkileyerek onlar için üstün bir örnek ve ilham kaynağı olmuştur. Bunların başında Mısır, Babil, Asur, Finike ve İbrani uygarlıkları gelir.
Sümerler; bilgi, kültür ve sanat birikimleri kadar, devlet yönetim sistemleri ve kurumları bakımından da hayret ve hayranlık verici seviyelere ulaşmışlardı. Sümerlerin yaşadıkları çağa ve sonraki yüzyıllara damgalarını vurmalarını sağlayan başlıca buluş ve uygulamaları şöyle özetlenebilir:

1-) Yazının yaygın bir şekilde kullanımı.
2-) Devletin ve toplumun kültür, ekonomi, hukuk, eğitim, felsefe, bilim, teknik ve benzeri alanlardaki faaliyetleriyle ilgili gelişmiş bir kayıt sisteminin kurulup, işletilmesi.
3-) Eğitimin sistemleştirilerek; okul, kütüphane ve benzeri eğitim kurumlarının tesisi ve yaygınlaştırılması.
4-) Matematik, astronomi, tıp, mimari, coğrafya, haritacılık, tarih, felsefe konularında düzeyli araştırma ve eğitim faaliyetlerinin başlatılarak, bunlarla ilgili geniş bir literatür ve materyal birikiminin sağlanması.
5-) Hassas zaman ölçüm tekniklerinin geliştirilmesi.
6-) İleri düzeyde bir hukuk sisteminin ve adalet anlayışının yaygınlaştırılarak, bunlarla ilgili mahkeme ve noterlik gibi kurumların tesisi.
7-) Hürriyet ve demokrasi anlayışına dayalı bir yönetim şeklinin geliştirilmesi.
8-) Resim, heykel, edebiyat, şiir ve müzik alanlarında orijinal eserlerin vücuda getirilmesi.
9-) Mimari, seramik, çömlekçilik, mobilyacılık ve süsleme sanatlarında yeni ve düzeyli uygulama örneklerinin ve eserlerin ortaya konması.
10-) Posta ve haberleşme sistemlerinin kurulması, mektup ve zarf kullanımının yaygınlaştırılması.
11-) Ulaşım araç ve sistemlerinin geliştirilmesi.
12-) Toplum bireylerinin müzik, satranç ve benzeri yollarla düzeyli ve sistemli bir şekilde istirahat ve eğlenmelerinin temini.
13-) Hayvancılık, tarım, seramik, metal eşya ve benzeri alanlarda verimli ve müessir üretim tekniklerinin uygulamaya konması ve mal değişimi yerine, para kullanılarak yapılan ticaret şeklinin yaygınlaştırılması.

Müzikte ilk defa nota kavramını bulanların ve bunların sembollerle gösterenlerin eski Yunanlılar olduğu iddiası yakın zamanlara kadar süregelmişti. Ancak Sümer uyarlığı hakkında bilgilerimizin artmasıyla bunun doğru olmadığı anlaşılmıştır. Aşağı Mezopotamya’da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan birçok tablette müzik eserlerinin yer aldığı görülmüştür. Ashur’da bulunan bazı tabletlerin üzerindeki işaretler ikişer sütun halinde düzenlenmiştir. Her iki yüzüne de kayıt yapılan bu tabletlerdeki ilk sütuna eserin notaları (bestesi), ikinci sütuna da sözleri (güftesi) yazılmıştır.”30










Mısırda Entelektüel Hayat: Mezopotamya ve Mısır’ın Kültürel İlişkileri



Mısır medeniyetinin, “büyük ölçüde Mezopotamya uygarlığının etkisiyle doğup, geliştiğine” ve “esas olarak Sümer medeniyetinin birçok özelliğini taşıyan tali bir uygarlık olduğuna” işaret eden birçok belgeler mevcuttur.
Meselâ, H. Frankfort bu hususla ilgili olarak şu örnekleri verir: “Şimdi ele alacağımız sorun, son elli yıldır tartışıla gelmektedir. Ne var ki, eski tartışmalarda tarihi belgelerin çok yetersiz olduğu dönemlerden kaynaklanan bazı kanaat ve hükümlerin azımsanamayacak bir rol oynadığını görüyoruz. Bu tartışmalarda, ayrıca bir dış tesirin bir toplumu etkilemiş olmasını kabul etmenin o toplum için küçültücü bir husus olduğu inancı ağır basmış; mekanik bir kopyacılık ile, yapıcı ve sentezci bir tarzda fikir ve ilham alma arasındaki veya yabancı örneklerin özümsenmeden iktibası ile, uygun materyalin özgürce seçimi arasındaki büyük farklılıklar tümüyle gözden kaçırılmıştır. Bulguların yansız, objektif bir biçimde değerlendirilmesini engelleyen faktörlerden bir diğeri de eski Yakındoğu hakkındaki bilgilerimizin bölük pörçük olduğu yıllarda ortaya çıkan ve bu bölge toplumlarında görülen değişmeleri, bilinmeyen farazi bir bölgeden kaynaklanan bazı göçlerin etkileriyle açıklama alış­kanlığıydı. Ama daha sonra gerçekleştirilen birçok geniş çaplı kazı çalışması, bu tür açıklamaların geçersizliğini gösterdi. Böylece, Mezopotamya ile Mısır’ın, orijinal kültürel niteliklere sahip olan ve yabancı etkilere olağanüstü direnç göstermekle kalmayıp, dış unsurları zaman içinde etkileyerek onları da kendilerine benzetme yeteneğine sahip bulunan ülkeler oldukları anlaşıldı. Artık sıra Mısır ve Mezopotamya ilişkilerinin ortaya konmasına gelmişti.
Bu hususta en değerli bulgular ilk olarak, Mısır’da gerçekleştirilen bir dizi kazıda, Mezopotamya kültürünün ‘Okuryazarlığa Geçiş Dönemi’nden kaldıkları anlaşılan bazı eserlerin ve materyalin bulunmasıyla sağlandı. Benzeri birçok bulgu, Sümer uygarlığının Mısır uygarlığı için temel bir kaynak teşkil ettiğini açıkça göstermiştir.
Ancak bu tür materyalin ayrıntılı bir analizi Mısırlıların, Mezopotamyalıların keşif ve uygulamalarını asla kişiliksizce kopya etmeyip, onları kendi ihtiyaçlarına uygun bir şekle soktuktan sonra benimsediklerini ortaya koymaktadır. Başka kazılardan sağlanan belge ve eserler de uygarlıklarının biçimlenme döneminde Mısırlıların; yazı, edebiyat, güzel sanatlar, teknik ve mimari başta olmak üzere, Mezopotamya buluş ve uygulamalarını oldukça yakından tanıdıklarını ve çoğunu benimsediklerini, ancak bir süre sonra bunlardan kendi bünyelerine uymayanları terk ettiklerini ortaya koymuştur.”31
Prof. C. Yıldırım, “Bilim Tarihi” adlı kitabında Mezopotamya-Mısır ilişkileri ve bu iki uygarlığın mukayesesi hususlarında şunları söyler : “Mısır, tıp dışında bilimin hiçbir alanında Mezopotamya’da ulaşılan düzeye çıkamamıştır. Mısır matematiğinin tarihi ünü, sağlam bir temele dayanmamaktadır. Bu ün, Yunanlıların matematiği Mısırlılardan öğrenmiş oldukları rivayetinden kaynaklanmış olmalıdır. Aslında Mısırlıların matematik alanındaki faaliyetleri büyük ölçüde ampirik olup, esas olarak pratik problem çözüm teknikleriyle sınırlıdır. Ayrıca, Mısır sayı sistemi, Mezopotamyalılarınkinden daha kullanışsız, hesap işlemleri de daha karmaşık ve zaman alıcıydı. Aynı şekilde Mezopotamya’da ulaşılan astronomi düzeyini Mısır’da görememekteyiz. Mısır hekimlikte yapabildiğini matematik ve astronomide yapamamış, başlangıçta sağladığı gelişimi sürdürememiştir. Ancak, tıp konusunda Mısırlılar oldukça ileri seviyelere ulaşmışlardır. Elimizde bu durumu gösteren çok miktarda belge vardır.
Bunlardan ‘Edwin Smith Papirüsü’ diye anılan ve M.Ö. 1700 yıllarından kalan tıbbi bir metinde baş ve göğüs yaralanmalarının tedavisi konusunda ilginç bilgiler mevcuttur. Mısır’da hekimlik uygulamalarının oldukça sistematik bir yöntemle gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır: Papirüste, önce hastanın dikkatle muayene edilerek, bulgulara göre teşhisin konup, tedavi şemasının belirlendiği ve daha sonra da bu şemanın titizlikle uygulanmaya başladığı anlatılır. Tedavi süresince çeşitli ilaçların tatbikinin yanı sıra, ayrıca yaralı organ sarılarak hareketsiz kalması sağlanmakta; duruma göre sürekli veya aralıklı bir şekilde bakımı yapılmaktadır.
Mısır tıbbında hastalık süreçlerinin oluşum mekanizması ‘vehedu’ adı verilen teorik ve dini bir kavramla açıklanırdı. Çeşitli hastalıkların tedavisi için bazı standart reçeteler geliştirilmişti.
Mezopotamya’da tarım, sulama sorunuyla karşı karşıyaydı ve zamanına göre oldukça ileri bir sulama tekniğinin uygulanmasını zorunlu kılmaktaydı. Mısır’da ise tarım daha basit usûllerle gerçekleştirilebilmekteydi: Çiftçiler, Nil’in taşıp, iki yakasındaki düzlüklerin sularla kaplamasını bekler ve sular çekildikten sonra ekime başlarlardı. Sulama problemi yoktu. Açlık sorunu, toplum için genellikle bir tehdit oluşturmamaktaydı. Kültür ve refah düzeyi yüksekti. Mısır’da da, Babil’deki gibi teokratik bir sistem bulunduğundan bilim faaliyetleri her iki kültürde de din adamlarının eliyle yürütülürdü.
Günümüze kadar ulaşan ve dünyanın yedi harikası arasında sayılan piramitlerin, karmaşık ve ileri bir teknoloji kadar, geniş bir iş gücü potansiyeline de dayandığı açıktır. Eserlerin büyüklüğü ve yapılarındaki incelik bir ustalık, bugün hâlâ göz kamaştırıcı bir nitelik taşımaktadır. Mısırlıların gelecekte tekrar dirilecekleri inancıyla ölülere duydukları saygı, aşırı ölçülere ulaşmış olmalıydı.”32
Prof. C. Saraç da “Bilim Tarihi” adlı kitabında Mısır uygarlığını şöyle tasvir eder. “Nil sayesinde Mısır’da tarım uygulamaları çok düzenli bir şekilde gerçekleştirilebiliyordu. Mevsimlere göre alınacak ürünün türünü ve miktarını önceden belirlemek de mümkün oluyordu. Nil’in sağlayacağı su miktarı bile isabetle tahmin ediliyor, ama yine de yıl boyunca yapılan düzenli ölçümler ve kayıtlarla bu tahminler kontrol ediliyordu.
Hayatın temel düzen unsuru olan bu akarsuyun taşmalarının gözlenip, suların kapladığı yerlerin ölçümü ve hesabı; kanallar açma ve bentler kurma ihtiyacı, eski Mısır’da bilim ve teknolojinin itici gücünü teşkil etmişti. Bilim tarihçileri, Nil sularının taşmasıyla sınırları kaybolan tarlaların ölçüm ve hesaplama işlemlerinin, geometrinin gelişiminde önemli bir etken olduğunu kabul ederler.
Mısırlılar, yüzölçümü birimi olarak, kenarı bir kude (50 cm) olan karenin alanını; hacim birimi olarak bir kude küp’ü, ağırlık birimi olarak da bu hacimdeki suyun ağırlığını kullanmışlardı. Bu kadar eski bir dönemde; geometrik birimler arasında böylesine rasyonel ilişkiler kurulup, neredeyse metrik sistem kavramına ulaşılmış olması, çok ilgi çekicidir.
Piramit inşâ plânlarında Mısırlılar tabanı ve yüksekliği belirli olan bir yapının hacmini, alt taban kenarını (a), üst taban kenarı (b) ve yükseklik (h) olacak şekilde “h/3(a2+ab+b2)” bağıntısını kullanarak hesaplıyorlardı.
Eski Mısırlılar teknolojide gerçekten çok ileri bir düzeye ulaşmışlar; özellikle tarım, hayvancılık, akarsu rejimi kontrolü, kanalcılık, mühendislik, eczacılık, madencilik ve mimaride üstün başarılar göstermişlerdi. Ayrıca Mısır bir “akarsu-delta-kıyı” ülkesi olduğu için, gemi yapımcılığında da çok ileri gitmişlerdi.
Parlak dönemlerinin üzerinden çok uzun bir zaman geçtikten sonra bile tarih boyunca tüm toplumların, özellikle başta İyonyalılar olmak üzere eski Yunan düşünce ve bilim adamlarının (Thales, Pythagoras, Heredot, Platon, Aristoteles ve diğerleri) Mısır’a karşı duydukları hayranlığı dile getiren beyanları ve eserleri, Mısır uygarlığının şöhretinin günümüze dek ulaşmasını sağlamıştır.”33




Hint Uygarlığı


Eski Hint Düşünce Hayatına Genel Bakış


Hindistan, hem coğrafyası, hem de kültürüyle sanki başlı başına bir dünya gibidir. Kuzeyde Himalaya’ların adeta “zaman üstü” nitelikteki buzullarından, büyük ırmakların suladığı verimli ovalara ve güneydeki aşırı sıcak tropik bölgelere kadar, her türlü iklimin görüldüğü; 1 milyar civarında insanın yaşadığı, 723 farklı dilin ve lehçenin konuşulduğu, pek çok değişik kültürün ve dinin beşiği olan bu dev ülke, arkeolojik bulgulara göre 5000 yıl kadar öncelere uzanan tarihiyle; hem en eski uygarlıklardan birinin kalıntılarını, hem de felsefenin en eski başlangıç izlerini barındıran bir yerdir.
Arkeolojik çalışmaların ileride ne gibi yeni bulgular sağlayacağı şu anda bilinemese de içinde bulunduğumuz asrın başlarında Mohenjo-Daro uygarlığının kalıntıları gün ışığına çıkarıldığında, tarih biliminde yeni bir sayfanın açılmış olduğu kesin olarak söylenebilir. Sağlam yapılı ve çok katlı evlerden, çeşitli alışveriş mekanlarından, geniş caddelerden oluşan ve tabaka, tabaka birbiri üzerine yerleşmiş durumdaki bölge kentleri, M.Ö. 3000-4000 yıllarına tarihlendirilmiştir. Burada bulunan ev eşyaları, seramikler, çömlekler, silahlar ve takılar; sanat değeri açısından eski Mısır, Babil ve Avrupa’daki benzerlerinden hiç de aşağı değildir.34
M.Ö. 2000 yılının ortalarına doğru, kuzeyden gelen ve kendilerini “Aryalar” olarak adlandıran bir topluluk, Hindistan’ı yavaş yavaş işgale başladı. Dilbilimciler 19. yüzyılın başlarında, Arya dilinin Batı dillerine olan yakınlığını fark ettiler. Ve kısa sürede; en önemli temsilcisi Hititçe olan Eski Anadolu dilleri, Sanskrit ve Avesta dilleriyle modern Hintçe ve Farsça’yı kapsayan Hint-İran dilleri; Yunanca; Latince; ve ondan türeyen Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Portekizce gibi çağdaş Roman dillerini içeren İtalık diller, Got dili, çağdaş İngilizce, Almanca Felemenkçe ve İskandinav dillerini kapsayan Germen dilleri; Ermenice, İrlanda dili ve Galce’yi içeren Kelt dilleri, Arnavutça; günümüzde konuşulmayan Eski Prusya dilini de içeren Baltık dilleri; eski kilise Slavcası (eski Bulgarca), Rusça, Çekçe, Lehçe ve Sırp-Hırvat dilini içeren Slav dillerinin tamamını kapsayan dil ailesine “Aryan” veya İndo-Germen (veya Hint-Avrupa) dilleri adı verildi. Sonuçta, bu dillerdeki benzerliklere dayanılarak Aryaların, bu dilleri konuşan halkların bir kısmıyla birlikte çok eski bir Hint-Germen topluluğu olduğu öne sürüldü.
Hindistan’ın üç ayrı bölgesinin Aryalar tarafından fethi, her biri birkaç asır süren üç ayrı safhada tamamlandı. Yaklaşık M.Ö. 1000 yılına kadar süren ilk dönemde, kuzeybatı Hindistan’ın İndus ırmağı boylarındaki Pencap bölgesi işgal edildi.
Beş asır kadar süren ikinci safhada, birbirleriyle ve yerlilerle yaptıkları savaşlar sonunda Aryalar doğuya, Ganj’ın suladığı bölgeye doğru ilerlediler. M.Ö. 500 yıllarına kadar süren üçüncü devirde ise, Hindistan’ın güneyine, Dekkan yayla­sına yavaş yavaş yayılan Arya kültürü, kısa sürede buraları da etkisi altına aldı.
Eski Hint felsefesi, Hint Arya’larının düşünce ürünleriyle başlar. Aryalar öncesi topluluklardan- özellikle Dravid kültürüne ait- bazı izler ve metinler bulunmuşsa da, henüz onların düşünce sistemleri ve felsefeleri hakkındaki bilgilerimiz çok yetersizdir.




Vedalar Çağı




Hint felsefe tarihini kesin çizgilerle belirli dönemlere ayırmak çok güçtür. Konuyla ilgili tüm incelemelerde karşılaşılan bu zorluğun nedeni, Hint düşünce sistemlerinin hemen tamamının “sonsuzluğa” yönelmiş olması nedeniyle, ilgili literatürde somut tarihlerin tespit ve kaydına önem verilmemiş olunmasıdır. Hindistan’da yapılan araştırmalarda–meselâ eski Mısır’da olduğu gibi–önemli olayların tarihlerini kesin olarak bildirilen belgelere pek rastlanamamaktadır; çünkü, uzak geçmişte bu tür kayıtlar nadiren yapılmıştır.
Hint felsefe sistemi engin bir okyanusa benzer ve bu okyanusa açılanlar, kolay kolay yönlerini belirleyemezler. Hint felsefesine ait eserlerin çoğunun hangi yüzyıla ait olduğunun tespiti bile güçtür. Birçok başka toplumda, felsefeye damgasını vuran düşünürlerinin kişilik özellikleri ve hikayeleri genel olarak bilinirken, Hintli düşünürler, daima eserlerinin ve fikirlerinin ardına gizlenmeyi tercih etmişlerdir.
Ayrıca, Hint düşünce tarihiyle ilgili araştırmalar ve bu konuyla ilgili eserlerin tercüme faaliyetleri de henüz tamamlanamamıştır. Bütün bunlara rağmen, mevcut bilgiler çerçevesinde, Hint felsefe tarihini birkaç döneme ayırarak ince­lemek mümkündür.
Yaklaşık olarak M.Ö. 1500 ila 500 yılları arasındaki döneme “Vedalar Çağı” denir. Bu isim, bu çağa ait bilgilerimizin kaynağı olan ve tamamına “Vedalar” adı verilen metinlerden köken alır. “Vedalar” terimi, tek bir kitapta toplanmış bir metin koleksiyonunu değil, yaygın ve geniş bir literatür öbeğini ifade eder. Bu büyük hacimli literatür, değişik zamanlarda, kimlikleri meçhul pek çok yazar ve şâirin katkısıyla oluşturulmuştur. Bu metinler, aynı zamanda, Hindu dininin de temel kaynağını teşkil eder.
K. Demirci “Vedalar” isimli kitabında konuyla ilgili olarak şunları anlatır: “Uzun bir tarihi geçmişe sahip olan Hint uygarlığının Vedaların teşekkülünden önceki dönemine ait, Harappa ve Modencodaro’da yapılan kazılarda bulunan materyal, bir tür resim yazısı ile yazılmıştır. Orijini M.Ö. 4000 yıllarına kadar uzanan bu kil tabletler henüz okunamadığı için, Vedalar öncesine ait kültürel yapı, henüz anlaşılamamıştır.
Başlangıcı, sözlü anlatım geleneğine dayanan Vedalar, esas olarak M.Ö. 1500 ila 1000 yılları arasında ortaya çıkmış olan bir dizi kitaptan meydana gelir. Bunlar; “Rig, Sama, Yacur ve Atharva”dır. Bu kitaplar, farklı dönemlerde oluşturulmuşlardır. İlk kitap M.Ö. 1500 civarına ait Rig Veda, sonuncusu da M.Ö. 1000 dolaylarına tarihlenen Atharva Veda’dır.
Vedalar ile ilgili herhangi bir çalışmada yapılması en zor olan iki şeyden biri “başlangıç”, diğeri de “sonuç” bölümünün yazılışıdır. Çünkü, henüz Veda araştırmalarında kesin olarak anlaşılabilmiş olan hususlar çok azdır. Her şeyden önce, Vedaların ortaya çıkış tarihi bile halen güvenilir belgelerle ortaya konabilmiş değildir.
Vedalarla ilgili bir diğer problemde bu metinlerin muhtevasının ne kadarının otantik olup, ne kadarının da yerli Hint halk kültüründen iktibas edildiği meselesidir. Hindu kaynaklarına ve geleneklerine göre, Vedalar, esas olarak vahye dayanır. Bu görüş günümüzde birçok bilim adamı ve araştırmacı tarafından da desteklenmektedir.
Vedalar’da, tabiat güçleri, sembolik bir anlatımla birer “manevi varlık” olarak tasvir edilmişlerdir. Ancak bu sembolizasyon, Müller’in natüralizminden ol­dukça farklıdır. Bu sembolik sistem, aynı zamanda, animist bir anlayıştan da farklıdır. Animizm’de her sembol, münferit bir tabiat gücünün yine münferit bir niteliğini yansıttığından, bu bağımsız güçler arasında bir koordinasyon bulunmaz. Oysa, Vedalar’daki sembolik sistemde, tabii güçlerin tamamı, belirli özelliklerine göre cinsler halinde sınıflandırılmış ve benzer cinsler belirli bir tarzda birbirleriyle, ilişkili oldukları diğer gruplarla ve merkezi bir otoriteyle irtibatlandırılmıştır. Bu nedenle Vedalarda sembollerin tümelleri temsil ettiği söylenebilir. Animizmde ise sadece tekil veya münferit semboller söz konusudur.
Vedalar ile ilgili bir araştırmada belki de en zor iş; “sonuç” kısmının tasarlanmasıdır. Çünkü, bu konuda doyurucu sonuçlara ulaşmakta kullanılabilecek yeterli materyal henüz bulunamamıştır. Bu gerçeği aslında Hint kültürünün diğer alanlarıyla ilgili çalışmalarda da görmek mümkündür. Hint kültürüyle ilgili incelemeler, çoğu defa bazı temel kavramların çevresinde dönüp, durmaktadır. Hint düşünce dünyasında, tetkiki ve tahlili gereken o kadar çok kavram vardır ki, sadece bunların belirlenmesine yönelik bir ön hazırlık çalışması bile başlı ba­şına bir araştırma konusu teşkil edecek kadar çaplı bir iştir.”35
H. J. Störig, bu müşkül konuyu bir parça anlaşılabilir kılmak için şu tavsiyelerde bulunur: “Daha sonraki gelişmeleri kavrayabilmek için Hindistan’a yeni yerleşmeye başlamış olan Arya’ların yaşama şekillerini gözlerimizin önünde canlandırmaya çalışalım: Vedaların ilki ve aynı zamanda en eski ve kapsamlı yazılı bilgi ve öğüt kaynaklarından biri olan Rig Veda kitabı bize, Hindistan’ın kuzey batısına henüz yeni yeni yayılmaya başlamış olan Aryalar hakkında bazı fikirler verebilir. Aryalar o sıralarda henüz şehir kurma tecrübesine sahip olmayan, denizcilikten de anlamayan savaşçı ve göçebe çobanlardı. Ancak demircilik, çömlekçilik, marangozluk ve dokumacılık gibi el sanatlarını bilmekteydiler. Aryalar’ın bu dönemine ait tabiat felsefelerinde “canlı-cansız, insan-kâinat, madde-ruh” ayrımlarının pek belirgin olmadığını görmekteyiz. Diğer eski toplumların hemen tamamında olduğu gibi Arya kültüründe de gökyüzü, ateş, ışık, rüzgar, su, yeryüzü ve benzerlerinin, insanlar gibi yaşayan, kendileriyle iletişim kurabilen, ayrı ve bağımsız varlıklar olduğu kabul edilmekteydi.
Rig Veda kitabının “kozmogoni” bölümünde şunlar söylenir:
Başlangıçta, ne varlık vardı, ne de yokluk.
Her yeri dolduran her yerde olan,
Hava da yoktu yukarıda göklerde!
Nerede derin uçurumlar, denizler...
Başta ne ölümsüzlük vardı ne ölüm...
Gece de olmazdı, gündüz de,
Başka şey yokken “O” bir başına,
Sonsuzlukta uçardı sessizce...
Karanlıkla örtülüydü her yer!
Başı sonu olmayan ışıksız gecede,
Sıkılmış olmalı ki örtüler içinde,
Birden belirdi “O”, parlayan bir güçle...
İşte bu Bir olandan çıktı önce,
Bilginin tohumu olan sevgi,
Varlığın kökü, yokluk iken,
Sevgiyi aradı durdu bilgi...”36
Yine Rig-Veda X. Kitabın 190’ıncı kısmında “Yaratılış” şöyle anlatılır:

“Önce “güç ve kudret”ten, Ebedi ve Gerçek olanın eserleri doğdu,
Sonra, “karanlık” meydana getirildi.
Ve ardından bir (esir) dalgası oluştu;
Bu dalga, her yöne taştı,
Yaratıcı, her yönde birbiri ardı sıra gündüzleri ve geceleri düzenlemek için,
Sıra ile güneşi, ayı, gökyüzünü, yeryüzünü, havayı ve ışığı yarattı...”

Rig Veda’nın kimi bölümlerinde, tıpkı eski Mısır, Mezopotamya ve Yunan kültürlerine ait eserlerde de olduğu gibi, bazı bilgiler, “bilmece” formunda verilir. Bu kitabın bölümlerinden birini oluşturan 52 ifadeden 51’i, bilmeceler şeklinde düzenlenmiştir.
Aryalar doğuya, Ganj deltasına doğru yayılarak orada, başka ırktan olan yerlileri hakimiyetleri altına aldıkları dönem içinde-Hint toplumunun, günümüze kadar süregelen organizasyon şeklini belirleyen–sosyal bir düzenlemeye koyuldular. Bunun sonunda da, kast sistemi doğdu. Kast sisteminin oluşumuna yol açan ilk etken, çoğunluğu teşkil eden yerli halkla karışıp, kaybolmaktan korkan bir egemen yönetici azınlığın, üstün ve imtiyazlı durumlarını sürdürme arzusuydu. Böylece ilk olarak Aryalar ile Çudralar (Chudras) arasında bir ayrım yapıldı. Çudralar, mağlup olarak boyun eğen eski yerli halklardan biriydi.
Aslında ırklar arasında bir ayrım yapmaktan ibaret olan bu işlem, o dönemde Portekizce’deki “kast” kelimesiyle değil Sanskritçe’de “renk” manâsına gelen “varna” terimiyle adlandırılmıştı. Zaman içinde bu işleme, felsefi ve dini boyutlar da eklendi. Kâinatta gözlenen olayların ezeli ve ebedi süreçler halinde gerçekleştirildiği varsayılarak zamana çevrimsel (cyclic) bir nitelik atfedildi. Buna göre zaman, belirli bir başlangıç sürecinden sonra dönüp, dolaşarak yine başladığı noktaya ulaşır ve bunu bir sonraki süreç izler. Hint felsefesinde bu çevrim, dört ana devreye bölünür: Kritayuga, Treyuga, Dyaparayuga ve Kaliyuga. Bunların ilki, insanların en mükemmel ve mutlu ol­dukları dönem iken, sonuncusu da kültürel dejenerasyonunun had noktaya ulaştığı çağdır. Zaten bu uç noktaya varıldığından dolayıdır ki, inzivaya çekilip, kendilerini toplumdan tecrit etmiş olan iyiler bir araya gelir, kötüler yok olur ve yeni bir Kritayuga başlar. Aynı şekilde tanımlanan benzer nitelikteki dönem, Yunan-Latin kültüründe “Altın Çağ” olarak adlandırılır. Ve böylece, zaman içinde yeni bir çevrim başlar.
Bu çevrimli zaman anlayışı, “Karma” adı verilen bir öğretiye de temel teşkil etmiştir. Buna göre, insanlar, davranışlarıyla kaderlerini belirleyerek “Samsara’daki yerlerini alırlar. Samsara, dönen bir araba tekerleğine benzetilir. İnsanlar, hayatları boyunca yapıp, ettikleriyle; bu dairevi yapı üzerinde, çevreden merkeze doğru belirli bir noktada yer almayı hak ederler. Merkeze yerleşmeyi sağlayacak olgunluk elde edilene dek, hayat ve ölüm çeviriminin süreceği düşüncesiyle kişi, ister istemez ideal olgunluğu sağlayacak bilgi ve tutuma sahip olabilme çabası içine girmek zorundadır. Nirvana’ya sadece bu şekilde ulaşılabilir ve ruh ancak böylelikle huzura kavuşabilir. Bu noktaya ulaşan ruh, dünya üstü bir alemde sonsuz bir hayata başlayacak ve “Külli Ruh”ta fani olma şerefine hak kazanacaktır.
Karma ve Samsara kavramları, Hint sosyal hayatında kast sistemini pekiştirmiştir. Çünkü bu anlayış çerçevesinde, yeryüzündeki durum, insanların Samsara’daki konumlarının bir yansıması olarak değerlendirilmiştir. Sonuçta da Hint toplumunda dört bölümlü bir kast sistemi benimsenmiştir: Brahmanlar (rahipler), Kshatriya (askerler, krallar ve devlet memurları), Vaishya (çiftçiler, sanatkârlar ve tüccarlar) ve shudra (bu kesimlerin dışında kalan halk çoğunluğu).
İlk üç kasta mensup ailelerden doğan insanlara “karma” kavramı gereği “iki-defa doğanlar” denilir ve dördüncü kasttakilerin tabii ve zorunlu görevlerinin bu kesime hizmet etmek olduğu kabul edilir.
Kast anlayışı, bir Hintli’yi, Samsara’da daha iyi bir yere sahip olmasını mümkün kılacak şekilde davranmaya zorlar. Samsara’nın müthiş bir biteviyelikteki dönüşü ve bu dönüş içindeki sürekli gidip gelişler, insanı yıldıracak bir nitelik taşır. Kurtuluş ise ancak Nirvana’nın gerçekleşmesindedir. Hint kültüründe yoga başta olmak üzere, mevcut tüm uygulamalar, bu usanç verici durumdan bir an önce kurtulup, huzura kavuşmaya yöneliktir.
Bu eğilim, Hint dünyasında “Evrensel Varlığın yücelik ve sürekliliğinde fani olma” eğilimini ve bunu sağlayacak düşünce ve kavram sistemlerinin üretilmesini, böylece kâinata ve hayata bu çerçevede açıklamalar getirmeye yönelik entelektüel faaliyetlerin yaygınlaşmasını teşvik etmiştir. Sonuçta da orijinal, bağımsız ve kendi içinde bir bütünlüğe sahip olan organize bir felsefi sistem gelişmiştir. Bu felsefe sistemi, diğer düşünce sistemlerinin çoğunu etkilemiş, değişik ekollerin geniş ölçüde faydalandığı birçok farklı yorumlarıyla bütün dünyaya yayılmıştır.

Upanişadlar Dönemi


Hint felsefe tarihinde Vedalar çağını, Upanişadlar dönemi izler. Vedaların zaman geçtikçe hakim hale gelen basmakalıp ve tutucu Brahman yorumları; sonunda araştırmacı ve kıvrak zihinli Hint düşünür, bilge ve çilecilerini tatmin edemez hale gelince, Kuzey ormanlarının bağrında Upanişadlar doğdu. Alman idealist akımının karamsar temsilcisi Schopenhauer, Upanişadları şöyle yorumlar: “Beni hayata bağlayan tek şey ve ölüm karşısında da tek tesellim olan bu metinler, bence dünyanın en etkili ve değerli eserleridir.”18
Upanişad metinleri, kendi içinde bütünlüğü olan tek bir öğretiyi değil, bir çok bilgenin çeşitli görüş ve düşüncelerini kapsar. Farklı önem derecelerine sahip yüzü aşkın Upanişad vardır.
Upanişad kelimesi “upa” (yakın) ve “şad” (oturmak) kelimelerinden oluşur ve bundan da; Upanişadların gerçeğe veya bilgiye yakın olanlara, yani yalnız seçkinlere has gizli ve özel bir öğretiyi kapsadığı anlaşılır. Günümüz yorumcuları, bu dönem Hint felsefe öğretilerinin genelde ancak küçük bir azınlığın tekelinde olan ezoterik (batıni) bir nitelik taşıdığını ifade etmektedirler. Upanişadlarda, bu türden öğretilerin, sadece gerçeğe son derece yaklaşmış olan ve çok sevilen müritlere anlatılabileceği sık sık vurgulanır.
Upanişadların kimler tarafından kaleme alındığı tam olarak bilinmemektedir. Katipler arasında, Gargi adlı bir kadın ile Yüce Yagnavalkya adlı bir bilginin adı geçmektedir.
Veda’ların dünyaya ve hayata yönelik mutluluk ve canlılık dolu atmosferine karşılık, Upanişadların havası oldukça ciddi ve ağırbaşlıdır. Upanişadlarla birlikte, tüm varoluşu, adeta salt bir “ızdırâb çekme” olgusundan ibaret görme alışkanlığı, Hint düşünce geleneğine artık kalıcı olarak yerleşir. Aryaların ilk dönemdeki iyimser ve canlılık dolu bakış açıları, acaba nasıl böylesine köklü bir değişime uğramıştır? H. J. Störig, bu soruyu şöyle cevaplandırır: “Sıcak ve nemli iklimin bunaltıcı etkisi, bunda büyük bir rol oynamış olabilir. Ayrıca bir toplumun hayatında, gençlik döneminin taşkınlık ve aşırı canlılığı; olgunluk döneminde yerini, geçici olanla oyalanma yerine, kalıcı olan gerçeği arama isteğine bırakmış olabilir. Genelde, büyük ve yeni düşünceler ile felsefe sistemleri, şüphe ve hoşnutsuzluğun, bir düşünürü bunaltmaya başladığı anda doğar ve onu, görünen alışılmış fenomenlerin ardındaki veya ötesindeki gizli manâları ve gerçekleri aramaya iter. Hint felsefesinin bu dönemde ulaştığı gizemci nitelik, dış alemin önemsiz addedilmesine ve zihnin var gücüyle içe ve “öze” yönelerek; derinleşip, yoğunlaşmasına neden olmuştur. Ve böylece Upanişadların bağrında iki temel Hint felsefesi doğar: “Atman ve Brahman”.
Vedalarda da rastlanan Atman ve Brahman terimlerine, Upanişadlarda daha geniş bir yer ve daha büyük bir önem verilmiştir. Meselâ, bir metinde şu dizeler yer alır :
“O ağaç ki, tahtasıdır Brahman,
Yer ve gök, yapılmıştır hep ondan,
Bilgeler, duyun dinleyin beni!
Brahman yüklenir, taşır evreni...”

Upanişadlarda37 yaratılış da şöyle anlatılır: “-----Başlangıçta “Bir Tek Varlık”, Brahman mevcuttu...O, bir güneş gibi; za­mansızlık içinde tek varlık idi....Ve, O’ndan başka hiçbir varlık yoktu. Henüz tam anlamıyla doğmamış olan bu dünya; gelişen kozmik bir tohum halinde idi. Bir süre böyle geçti...Sonra kozmik tohum parçalara ayrıldı: Bir kısmından gökler, bir kısmından yeryüzü oluştu. Dış zarlardan yeryüzünün dağları gelişti, damarlardan ırmaklar, akan sıvıdan da okyanuslar teşekkül etti. Sonra, öteki güneşler doğdular ve sevinç çığlıkları ile O’na doğru koşup, yükselmeye başladılar....”
Hintli düşünürler için, Brahman her şeyin kaynağıdır. Etimolojik kökeni “soluk, nefes” manâsına gelen Atman’a ise “öz varlık”, “benliğin özü” manâları yüklenmiştir. Atman, kişiliğimizin en derin özüdür. İnsanı, maddi yapısını oluşturan unsurlarından ayırırsak, geriye “hayatın özü” olarak adlandırılan “esas” kalır. Bundan da tüm istekler, arzu ve tutkular tecrit edilirse, varlığımızın en derinindeki o en soyut, en derin şeye, yani Atman’a ulaşılır. Genel bir şekilde daha eski metinlerde de yer alan bu kavramsal sisteme Upanişadların katkısı; Brahman ve Atma’nın, aynı ve bir gerçeğin, farklı cepheleri olduğu vurgusunun eklenmesi şeklinde olmuştur.
Bu durumda, evrenin en temelinde yalnız bir tek gerçek Öz vardır. Ve bu, tüm evren söz konusu olduğunda Brahman, tek tek varlıklar söz konusuyken de Atman’dır. Gerek kâinatın içindeki varlıklar, gerekse insanın içindeki Atman olsun, her şey Brahman’ın yansımalarından ibarettir.
Evrenin anlam ve özünün, aynen insanın iç dünyasının derinliklerinde de bulunduğunu bilen ve O’na; kendi özüne dalıp, yoğunlaşarak ulaşılabileceğini kavrayan Hintli bilge için, dış gerçeklik ikinci plânda kalır. Bu yaklaşıma göre zaman ve mekanla sınırlı nesneler dünyası; gerçeğin kendisi, yani Atman değil, bazen yanıltıcı da olabilen bir kılıfı veya örtüsü; yani Hintçe ifadesiyle “Maya” dır.
Maya, varlığın pek çok farklı biçimler alabilen yanıltıcı görüntüsüdür. Oysa gerçek, temelde bir ve tek idi. “Brihadaranyaka Upanişad”da şöyle denir: “Şunu aklına sok: Gerçekte çokluk yok! İnsan, önce Atman’ı kavramalı. Onu kavrayan, tüm evreni an­lar!” Upanişad yazarları arasında adı günümüze ulaşan nadir kimselerden Yagnavalkya, karısı Maitreyi’ye bu hususu şöyle anlatır: “Kendi özünü kavramalı, anlamalı insan, Maitreyi. Kendi özünü bulmuş, tanımış ve kavramış olan kimse, evrendeki her şeyi bilme ve anlama kabiliyetine sahip olmuş demektir!..”
Ünlü Yunan filozofu Sokrates’ın da felsefesinin temelinde yer alan ve kendisinden sonra gelen tüm büyük düşünürleri etkileyen ve yönlendiren “Kendini bil!” ilkesinin, birçok çağdaş düşünür üzerinde de çok derin izleri mevcuttur. Ünlü İndoloji uzmanı P. Deussen bu hususu şöyle ifade eder: “Gelecek zamanların felsefeleri hangi yeni ve orijinal yollara girerse girsin, şu bakış açısının daima göz önünde bulundurulacağını şimdiden kesinlikle söyleyebiliriz: Tabiattaki nesnelerin özüne ne kadar fazla inilir, nihai gerçeğe ne kadar yaklaşılırsa; varoluşun en büyük muammasının anahtarının, aslında insanoğlunun iç deriliklerinde bulunduğu hususu da o kadar açık ve kesin bir şekilde ortaya çıkarılmış olacaktır.”
Sezgi kavramıyla ilgili bu tür yaklaşımların gerçekte Batılı düşünüre o kadar yabancı olmadığı Goethe’nin şu dizelerinden anlamak mümkündür:

“Şaka sanmayın bu sözü;
Sürdüğünüz, yanlış iz!
Değil midir tabiatın tüm özü,
Ta insanın gönlündeki giz?”


Bazı düşünürler sezgiyi; “gözlem, deney, akıl yürütme veya mantıksal çıkarım yoluyla elde edilmeyen türden bilgilere ulaşma yeteneği” olarak tanımlarlar. Bu yaklaşımda sezgi, özgün ve bağımsız bir bilgi kaynağı olarak görülür. Sezgiye dayanan bilgi, ispatlanması gerekmeyen, dolaysız ve açık bilgidir. Mantık ve matematiğin temel aksiyomları gibi zorunlu “doğrular”, bu türdendir.
Felsefe tarihi boyunca çeşitli filozoflar, öğretilerinde sezgiye değişen oranlarda yer vermişlerdir. Aristoteles “Sezgisel düşünce (nous), ispatı bulunmayan kavramları bilmemizi mümkün kılar” der ve buna örnek olarak “arkhe”yi kavramamıza imkân sağlayan bilgi türünü gösterir. Descartes’a göre sezgi, şeylerin dolaysız ve kesin bilgisini sağlayan en temel zihinsel fonksiyondur. Descartes, “Lumen naturale” olarak nitelediği sezgi aracılığıyla, “cagito”yu kavramanın mümkün olduğunu söyler. Spinoza ise sezgiyi “amor intelllectualis” olarak adlandırarak “Tanrı’yı onunla bilebileceğimizi” ileri sürer. Leibniz de bilgiyi, “sez­gisel olan” ve “olmayan” şeklinde iki kategoriye ayırır. Kant için sezgi, bilme sürecinin hem başlangıç, hem de bitiş noktalarıdır. Sezgi’yi, bilginin ilk ve temel biçimi olarak adlandıran Hegel’e göre “Zaman da sezgiyle kavranan bir saf dış kendilik olup, yine ancak sezgiyle algılanabilir.” Ünlü matematikçi Poincaré’de sezgiyi, bilim alanında, akıl yürütme kadar güvenilir ve yararlı bulur. Poincaré “Bilim ve Metot” adlı eserinde “Bize üzeri örtük kavramsal ilişkileri, gizli ahenk ve düzenliliği keşfettiren şey, sezgidir. Biz, mantık ile ispatlar, sezgi ile icat ederiz.” der.
Hollandalı matematikçi L.E.J. Brower’in de katkılarıyla sezgicilik, bağımsız bir matematiksel düşünce okulu haline gelmiştir. Bu okulun prensiplerine göre matematiksel söylemin temel nesneleri, kendi kendini ispatlayan yasaların yönlendirdiği zihinsel kurgulardır.
Ancak, sezgiyi, orijinal ve sistematik bir felsefi yaklaşımın temeli yapan kişi, Fransız düşünürü H. Bergson olmuştur. Bergson’da da sezgi; esas olarak realitenin, akıl yürütme veya deneye baş vurmaksızın doğrudan kavranabilen bilgisidir ve bu bilgi, ispatı gerektirmeyen apaçık bir gerçektir. Bergson sezgiden hareketle bağımsız bir felsefi sistem geliştirmiş ve onun bu yaklaşımı bir çok düşünürü ve sanatçıyı derinden etkilemiştir.


Buda ve Budizm


Kitabın bu bölümünün hazırlanmasında amaç; kronolojik, tam ve kapsamlı bir bilim ve felsefe tarihi metni oluşturmak değil; düşünce tarihinin gelişim sürecinin temel niteliklerini ön plâna çıkarmak olduğundan; eski Hint düşünce sisteminin temel kaynaklarına ve kurucularına son bir örnek olarak; Buda ele alınacak ve müteakiben Hint felsefesinin genel özellikleri ve günümüzdeki etkileri gözden geçirildikten sonra da, eski Çin düşünce tarihinin tahliline başlanacaktır.
Günümüzün en yaygın dünya görüşlerinden ve dinlerinden biri olan Budizm’in başlatıcısının hayatıyla ilgili olarak, doğrudan çağdaşlarından veya kendisini görüp, tanımış olanlardan günümüze ulaşan hiçbir tarihi belge mevcut değildir. Buda’nın ardından, ona inananların ve izleyicilerinin hayranlıklarını ifade eden menkıbe ve söylencelerden oluşan örtüleri kaldırarak, tarihi gerçeklere ulaş­mak son derece zor, belki de hiçbir zaman başarılamayacak bir şeydir.
Bu türden en yaygın kaynak, Pali dilinde yazılmış Tipikata “Üçlü Kanun” veya “Üç Sepet” adlı metinlerdir. Buna göre asıl adı Siddharta Guatama olan Buda’nın ismi, “uyaran” veya “aydınlanan” manâsına gelen bir ünvandan kaynaklanır. S. Guatama, bugünkü Nepal ile Hindistan arasında hüküm süren Sakya kralının oğluydu. Guatama’nın 29 yaşında hayatının dönüm noktasına ulaştığı anlatılır: “Yaşlılık, hastalık ölüm gibi insani ıstıraplar karşısında metanetini hiç kaybetmeyen, sarı cübbeli, başı tıraşlı bir keşişten etkilenen genç prens, bir Şramana (çileci) olarak huzura ulaşmanın yollarını aramaya karar verir. Ve oğlunun doğduğu günün gecesinde evinden ayrılarak, ülkenin ibadet ve eğitim merkezlerinin toplandığı güney bölgesine doğru seyahate başlar. Yolda uğradığı Magadha devletinin kralı, kendisine ülkeyi birlikte yönetmeyi teklif ederse de, Guatama bu teklifi reddederek, ona gerçeği öğretecek öğretmenleri aramaya devam eder.
Önce yaşlı bilge Alara Kalama’dan, sonra Uddaka Ramaputta’dan ders alır, ancak onlarda aradığını bulamaz. Guatama’nın hakikate ulaşma yolundaki esas mücadelesi, Uruvela kenti ya­kınlarındaki Senanigama köyünde başlar. Burada, beş kişiyle birlikte yaklaşık 6 yıl boyunca sıkı bir perhiz (riyazet) uygulamasından sonra Guatama, gerçeği bu şekilde de bulamayacağı kanaatine varır. Onun bu tavrı karşısında hayal kırıklığına ve öfkeye kapılan arkadaşları, kendisini tek ederler. Tek başına kalan Guatama, bir hintinciri ağacının altında oturmakta iken Senanigama’nın yöneticisinin kızı Sucata, kendisine bir tas sütlaç ikram eder. Bu onun “bodhi”den (aydınlanma) önceki son yemeği olur. O günü korulukta geçiren Guatama, akşam olunca–sonradan bodhi olarak adlandırılacak olan–bir ağacın altına oturur ve “aydınlanma”ya ulaşana kadar orada kalmaya karar verir. Artık o bir iç mücadele ve hesaplaşma süreci yaşamaktadır. Önce, tutkular dünyasının efendisi ve kötülüğün sembolü Mura’nın baştan çıkarma çabalarından, 10 “paramita=fazilet kuralı”nın yardımıyla kendisini kurtarır. Bundan sonra başlayan tefekkür safhasında, o zamana kadarki tüm “varoluşların” (Pali dilinde pubbenivasanussati-nana) bilgisine erişir. Ardından kendisine varlık aleminin yokoluş ve yeniden var ediliş halini görme kabiliyeti verilir. Nihayet ruhu, “tüm ahlâksızlık ve kötülükleri yok etme” gücüyle donatılır. Böylece Guatama, Vesakha (mayıs) ayının dolunaylı bir gecesinde, “aydınlanmaya” ulaşır.....”
Pali diliyle kaleme alınan eski metinlere göre Buda, insanları eğitme ve bilgilendirme hususundaki büyük kabiliyetiyle ün salmıştı. Herkese merhamet (karuna) ve bilgelikle (panna) yaklaşır, herkesle durumuna ve ihtiyaçlarına göre konuşmayı bilirdi. Onun insanlarla diyaloğu, ideal bir öğretmen ile öğrencisi arasındakine benzer şekilde; karşılıklı sevgi, bağlılık ve saygı temeline dayanırdı.
Kendisine pek çok olağanüstü kabiliyet ve keramet atfedilmesine rağmen Buda, bu tür şeylere hiç itibar etmezdi. Hatta bir gün müritlerinden birisi halkın önünde böyle olağanüstü bir hal gösterdiğinde, onu azarlayarak bir daha böyle davranmaktan men etmişti. Buda’ya göre en büyük keramet, insanlara hakikatin anlatılması ve benimsetilmesiydi.
Eski metinlerden ortaya çıkan tabloya göre Buda, insanların çekmekte oldukları ıstıraplara karşı son derece hassas, oldukça sistemli bir düşünme ve yaşama tarzına sahip, her zaman çevresindeki kişilere, kendilerini kötülüklerden koruma yöntemlerini öğretme çabası içinde olan, bilgelik ve şefkat dolu bir insandı. Buda, bu çerçevede, Hindistan’ın köklü ve yerleşik bir kurumu olan kast sistemine de karşı çıkmış ve insanların eşitliğini vurgulamıştır.
Budaya göre insanın temel hedefi, nefsin (benliğin) tuzaklarından ve dünya işlerinin ayak bağından kurtularak, varoluş sırrını kavramaktır. Bunu başaran kişi aydınlanmaya (bodhi) ulaşmış olur. Aydınlanmış insanın durumunu tasvir eden “
” terimi, “sönmek” manâsına gelmektedir. Çünkü ona göre aydınlanma, insanın kalbindeki üç büyük günah ateşinin (şehvet, kötülük ve tutku) söndürülmesiyle mümkündür.
Nirvana’nın bazı yabancı araştırmacılar tarafından yanlış anlaşılarak bir tür “hiçliğe veya yokluğa eğilim” gibi değerlendirilmesi, Budizm’in temel öğretisinin hatalı yorumlanmasına yol açmıştır. Nirvana’ya-yetersiz kalacağı veya yanlış anlaşılmasına yol açacağı endişesiyle- herhangi bir kişilik özelliği atfetmekten daima kaçınan Budist düşünürler, bu türden her türlü nitelemeden daima uzak durmuşlardır. Çünkü Buda, Nirvana’nın insan zihni tarafından tam anlamıyla kavranabilmesinin mümkün olmaması nedeniyle, O’nun tasvirinin veya nitelenmesinin sakıncalı olacağı konusu üzerinde ısrarla durmuştu. Ama, Nirvana’ya ulaşmanın hiçlik veya yok oluş değil, aksine sonsuzluğa ve ölümsüzlüğe ulaşmak anlamına geldiğini de aynı özenle vurgulamıştı. Sınırsız hayatın önündeki her türlü engelin ortadan kalktığı anda gerçekleşen Nirvana’ya ulaşma hali, gerçekte, ebedi bir varoluşun başlangıcını da içeriyordu.
Nirvana’nın doğmamışlığı, ölümsüzlüğü, en büyük ve en üstün oluşu; hareketten, değişimden tamamen uzak olan benzersiz durumu, O’nu, Tanrı kavramına yaklaştırmaktadır.
Ancak, ne var ki, Buda’dan sonra Budacılık üzerindeki başlıca belirleyici etken, (bhakti) akımı oldu. Bu akımın temel ilkesine göre insan, Tanrı’ya giden yolda bir “aracı varlık”a başvurmalı, ona kendisini adamalı ve bunun karşılığında ondan, kurtuluş için gerekli vasıtaları beklemeliydi. Ve kısa bir süre içinde, aslında kendi öğretisine temelden aykırı olan bu yaklaşımla Buda, inananları kurtarmayı üstlenmiş bir tür aracı ilâh (Bhagavat) gibi görülür oldu. Ve daha sonra da, bu yaklaşımı benimseyenler, ona, yani heykellerine tapınmaya. başladı.



Eski Hint Felsefesinin Temel Özellikleri ve Günümüzdeki Etkileri


Eski Hint felsefesinin karakteristik özellikleri şöyle özetlenebilir: Hint düşünce dünyası büyük ölçüde geleneğe bağlıdır. Hindistan’da doğup, gelişen felsefe sistemlerinin çoğu, gerek temel önermelerinin tayini, gerekse bunların teyit edilmeleri bakımından eski Veda literatürüne dayanır. Bir Hintli açısından bir sorun doğurmayan bu durum, Hint felsefesini, Hint kültüründen soyutlayarak veya onu yeterince bilmeden incelemeye ve anlamaya teşebbüs eden yabancılar için önemli bir engel teşkil eder.
Hint düşünce sistemleri, yalnızca gerçeği aramaya ve ortaya koymaya değil-hatta bundan çok daha fazla-doğru yaşama biçiminin belirlenmesine ve kurtuluşa giden yolun tayinine yöneliktir. Bu arada, pek çok etkenin yanı sıra, özellikle Hint halkının duyarlılığı, soyut düşünceye yatkınlığı ve doğru yolu bulma tutkusu, eski Hindistan’da felsefenin, belki de başka hiçbir toplumda görülmemiş yoğunlukta bir ilgi ve destek bularak; gelişip yaygınlaşmasını mümkün kılmıştır.
Çoğu Batı düşünce sistemleriyle Hint düşüncesi arasındaki en derin ayrılık, Hintli bir düşünür için duyular yoluyla kavranılan “dış dünya”nın bilgisinin birinci dereceden bir önem taşımamasından kaynaklanır. Buna göre, “gerçek” sadece duyular yoluyla kavranamadığı gibi, bazen kelimelerle de tam olarak ifade olunamaz. Ona, en kapsamlı bir tarzda ancak sezgi yoluyla yaklaşılabilir. Çağdaş bir Upanişad yorumcusu bu hususu şöyle dile getirir: “Katı rasyonel felsefi yaklaşımlar, agnostisizm ile sonuçlanmaktadır. Bu, söz konusu yaklaşım ve bakış açısıyla bilgiye ulaşma çabasının kaçınılmaz sonucudur. Doğrusunu söylemek gerekirse, insan zihninin yapısı gereği, her araştırmacı gibi yola sezgisinden ilham alarak çıkan akılcı filozof,-nihai çözümü de bu yolla ortaya koymayı kendisine yakıştıramadığından- bir süre sonra sezgiye sırtını döner. Bu arada, cevap bekleyen pek çok soruyu görmezden gelmek zorunda kalır. Oysa sezgiden kaynaklanan ilham (intuition) ile işe başlamış olan bir kişinin, sonuca da yine ilham aracılığıyla ulaşması gerekli değil midir?”38
Hintli düşünürlerin üzerinde durulması gereken bir diğer özellikleri de, sınırsız hoşgörüleridir. Her ne kadar eski literatürde bazı tartışmalardan, görüş ayrılıklarından ve münakaşalardan söz edilse de; asla aşağılama, baskı veya hakarete yer verilmez. Gerçeğe giden sadece tek bir yolun var olduğu fikri, Hintli düşünüre tamamen yabancıdır.
T. Akman’ın “Dünyanın Sibernetik Oluşumu” adlı kitabındaki “Modern astrofizik ve eski Hint filozofları” başlıklı bölümde şunlar anlatılır: “...Düşünce tarihinin evrimi üzerinde yapılan araştırmalarda genellikle eski Yunan düşünürleri üzerinde durulmakta ve onların bilimsel düşüncenin gelişimine yaptıkları büyük katkı vurgulanmaktadır. Rönesans ile birlikte Avrupa kültürüne iyice yerleşen bu kanaat, zaman içinde bir hayranlığa dönüşmüş ve yakın geçmişte birçok yazar ve bilim adamı, eski Yunan düşünürlerine ait görüş ve ifadelere; eserlerinin başlık, önsöz veya giriş bölümünde yer vermeyi bir alışkanlık haline getirmişlerdi. Gerçekten de bazı eski Yunan düşünürlerinin madde, ruh, uzay, zaman, kâinat, varlık ve yokluk ile benzeri konular hakkında çok ilginç, hatta çağlarını aşan görüşleri vardır. Leukippus ve Demokritos’un atom hakkındaki ifadeleri, Platon “ide”leri, Aristoteles’in varlık-yokluk felsefesi, Sokrates’in etik sistemi, Herakleitos’un rölativiteyle ilgili görüşleri bunlardan bazıları olup, bu düşüncelere saygı duymamak, gerçekten imkânsızdır.
Ama eğer, ya bütün bu görüşler eski Yunan filozoflarından çok daha önceleri başka bir kültürde ele alınıp, işlenmiş ise, o zaman, bu “daha eski kültür”ün bizde saygının da ötesinde, hayranlık uyandırması gerekmez mi? Sözünü ettiğimiz bu kültürün temsilcileri, eski Hint filozoflarıdır.
İndoloji, yani eski Hint kültürü araşmalarına, eski Yunan kültürünün batı bilim dünyasına tanıtılmasından asırlar sonra başlanabilmiştir. Buna rağmen eski Hint filozoflarının “yaratılış” konusundaki çok derin düşünceleri çağımız astrofizikçilerini öylesine etkilemiştir ki, son 15-20 yıldan bu yana yazılan bir çok astrofizik kitabında; Vedalar, Upanişadlar veya Buda’dan alıntılara yer verilmektedir. Oysa bundan 40-50 yıl önce yazılan bilim tarihi kitaplarında, eski Yunan’ın düşünceleri büyük bir önceliğe ve önemli bir yere sahiptiler. Meselâ ünlü matematikçi ve filozof A.N. Whitehead “Adventures of Ideas” adlı kitabında şunları yazmaktaydı: ‘...Batı biliminin ilk doktrinlerinden biri olan Aristoteles Yasası, tarihi akış içinde, eski Yunan düşünürü Miletos’lu Thales’den gelmiştir. Thales, milâttan 600 yıl önce yaşamıştı. Şüphesiz; Mısır, Mezopotamya, Hindistan ve Çin’de de örnek alınacak düşünürler vardır. Fakat insanın araştırma tutkusuyla gelişen, eleştirileriyle saflaşan ve batıl inançların ayıklanmasıyla ilerleyen modern bilim, eski Yunan kültürüyle birlikte doğmuştur. Ve ilk temsilcisi de Thales’dir.’ ” 39
Yine çağımız filozoflarından B. Russell batı felsefe tarihi konusundaki bir kitabında Pythagoras hakkında şunları söyler: “... Bilindiği gibi Pythagoras tüm şeyler, sayıdır demişti. Bu anlatım, modern açıdan, ilk bakışta çok mantıklı görünmeyebilir. Ancak Pythagoras, bu ifadesiyle çok derin bazı gerçekleri anlatmaya çalışmaktadır. Sayıların müzikteki önemini ilk olarak vurgulayarak, matematik ile müzik arasında birtakım ilişkiler bulunduğuna dikkat çeken de odur. Onun tanımlamış olduğu “uyuşumsal orta” gibi matematik terimler halen kullanılmaktadır. Sayıların kareleri ve küpleri Pythagoras’a borçlu olduğumuz kavramlardır. O, dikdörtgen, üçgen, piramit ve bunlarla ilgili rakamsal değerlerden de söz etmişti...” Russell kitabında, Pythagoras’a karşı duyduğu hayranlığına ve bunun nedenlerine ait başka örnekler de verir.
Ancak, Pythagoras’ın bu kavramları eski Hint filozoflarından aldığını gösteren yeni bulgular vardır. A. Weber, ünlü “Felsefe Tarihi” adlı kitabında bu hususla ilgili olarak şunları anlatır. “...Pythagoras‘ı Brahmanların bir öğrencisi sayabilir, hatta onu Buda ile özdeş görebiliriz. Çünkü sadece isimleri değil, doktrinleri de birbirine son derece benzerdir. Python veya Pythagoras; “gönlüne bilgi doğan, gaipten haber veren” manâsına gelirken, Buda da “aydınlanmış” demektir. Felsefelerinin esasını teşkil eden dualizm, pesimizm, ölümden sonra yeniden doğuş, kendini kontrol, meditasyon, tüm insanlara karşı iyilik duygusu besleme, doğruluk, adalet ve benzeri özellikler, bu iki şahsı birbirine öylesine yaklaştırır ki, sonunda onlar adeta kaynaşıp, “bir”leşirler. Daha önceki yazarların özellikle Aristoteles’in Pythagoras’ın kişiliği ve hayatı hakkındaki suskunluğu, Pythagorasçılık ve Budizm’in aynılığını doğrular gibidir...”
İndoloji Profesörü W. Ruben, “Eski Hindistan Tarihi” adlı kitabında bu konu üzerinde durarak, şunları belirtir. “Herakleitos’un eserlerini kaleme aldığı zamandan çok önceleri Buda ölmüş bulunuyordu...” Birçok düşünce tarihi uzmanı Vedaların, milâdın 1500 ilâ 1000, Upanişadların ise en azından 800 yıl öncesinden kaynaklandığını kabul etmektedir. Böylece, eski Hint düşünürlerinin, antik çağ Yunan filozoflarından çok daha önce yaşadıkları kesin bir şekilde ortaya çıkmaktadır.” Ancak Mezopotamya kültürünün, bu iki uygarlığın her ikisinden de önce geliştiği ve büyük bir ihtimalle onların ortak ilham kaynağı olduğu hususu da göz ardı edilmemelidir.




Çin Uygarlığı



Eski Çin Entelektüel Hayatına Genel Bir Bakış




Çin, uygarlık tarihine ait en eski izlerden bazılarının bulunduğu bir ülkedir. Çin’de felsefenin doğuş ve gelişme tarihi, yaklaşık olarak Hindistan’dakiyle aynıdır.
Çin de, Hindistan gibi, çok geniş yüz ölçümü, aşırı kalabalık nüfusu, bölgeden bölgeye değişen çok çeşitli iklim özellikleri, son derece farklı yeryüzü şekilleri, konuşulan çok sayıda lehçe ve dil ile tek bir ülkeden ziyade, başlı başına bir kıtaya benzer. Okyanuslar, sıradağlar, yağmur ormanları ve çöllerle çevrili bu uçsuz bucaksız topraklar, binlerce yılı kapsayan kesintisiz bir kültürel süreçle bugünlere ulaşan orijinal ve müstakil bir uygarlığın beşiği olmuştur.
Düşünce ve dil çok yakından ilişkili olduklarından, bir çok yönden karşılıklı olarak birbirlerini etkileyip, biçimlendirir ve hatta sınırlandırırlar. Bu nedenle Hint-Avrupa dillerinden oldukça farklı özelliklere sahip olan Çin dili ve yazısı üzerinde durmak uygun olacaktır.
Çince, yapısı bakımından Batı dillerine hiç benzemeyen tek heceli ve ayrışkan (isolierend) dillerden olduğu için; belirli bir kurala göre çekilemeyen, ön ve son ek almayan kelimeler içerir. Çoğaltılamayan ve Çince’ye has belirli söyleyiş biçimleriyle sınırlandırılmış olan bu tek heceli kelimelerle farklı manâları aktarabilmek için, tek bir hece, değişik vurgularla seslendirilir. Yani, aynı harflerden oluşan ve aynı ses yapısına sahip olan kelime veya hecelerin manâ farklılığı, ton (titrem) farklılığı ile ifade edilir. Modern standart Çince’de dört titrem vardır. Daha eski olan Guangzhou dilindeyse altı titrem bulunuyordu. Sözlü Çince’nin melodik niteliği, bu vurgu veya ton değişimlerinden kaynaklanır. Bu şekilde, bazen tek bir hece ile 50 kadar farklı manâ aktarılabilir. Bir kelimenin mecazi ve argo manâları da dahil en fazla birkaç farklı manâ taşıyabilmesine alışkın olan bizler için, bu durum oldukça şaşırtıcıdır.
Çince söz diziminin kesin kuralları sayesinde bir kelimenin manâsı, ayrıca; cümlenin gelişinden veya cümle içindeki yerinden de anlaşılabilir. Benzer şekilde bir kelimenin isim, zamir, sıfat veya fiil oluşu, yine sentaktik konumundan ve bağlam durumundan anlaşılır.
Çin konuşma dili gibi, Çin yazısı da Batı dillerinden son derece farklıdır. Bir tür resim yazısında türetilen ve resim özelliklerini hâlâ taşıyan Çin yazısı, bizim yazımızda olduğu gibi konuşma dilinin seslerini temsil eden harflerden değil, nesne ve kavramları gösteren şekillerden (ideogram veya piktogram) oluşur. Çince lügatlerde genellikle, ”karakter” olarak adlandırılan 40 000 kadar sembol yer alır. Ama pratikte, dörder birimli kod gruplarına ayrılmış olan 10 000 kadar sembol kullanılır. Çince okuyup, yazabilmek için en az 2 bin kadar karakter bilmek gerekir. Belirli kelimeler, ya kelimenin manâsını ifade eden tek bir sembol ile veya bir sembol gurubu ile gösterilir.
Çince’de dağ, ev veya ağaç gibi somut varlıklar, temsil ettikleri nesneyi çağrıştıran ideogramlarla gösterilir. Soyut bir kavram ise, mecazi manâsı olabilecek nesnelerle–meselâ ruh kavramı kalp sembolü ile–ifade edilir.
Sabit şekillerden oluşan böyle bir yazının zaman içindeki değişim hızı, sese dayalı bir alfabenin değişim hızından çok daha küçük olacaktır. Konuşma dilinde farklı lehçelerin varlığına ve kelime dağarcığının zaman içinde süratle değişmesine karşılık Çin yazı dili ve edebiyatı, 3 bin yıldır çok az değişmiştir. Yabancı istilâların da sarsamadığı bu edebi süreklilik, eski Çin’in uçsuz bucaksız toprakları üzerinde kültürel bütünlüğü sağlayan başlıca etken olmuştur.
Çin resim-yazısını okuyup, yazabilmek için birkaç bin sembolü ezberlemek ve söylenişini öğrenmek gerektiğinden dolayı, Çin halkının büyük çoğunluğu eğitimsiz kalmış; yazı dili ile konuşma dili giderek birbirinden uzaklaşmışlardır. Yazı dilinin günlük hayattan kopmasıyla biçimsel kurallar kalıplaşmış, yeni içeriklere yeni biçimler arama yolu tıkanmıştır. Buna karşılık, lehçe farklılıkları Roman dillerinde olduğu gibi zamanla ayrı dillere (Fransızca, İtalyanca, vb) dönüşmemiştir. Ama yine de bu farklı lehçelerin, dilbilimciler tarafından ayrı ayrı sınıflandırılan farklı biçimleri vardır. Bu dilleri konuşanlar birbirlerini anlayamazlar. Ancak bu dilleri konuşan kimseler, aynı Konfüçyüs metnini farklı sesler ve vurgular ile okusalar da, kağıt üzerindeki göstergelerden aynı şeyi anlarlar.
Dil ve yazı; kültür ve uygarlık alanındaki gelişmelerin yanı sıra, algılama ve düşünme tarzını da etkileyen faktörlerin başında gelir. Dili ve yazısı böylesine farklı bir toplumun “düşünme sistem ve dünyası” da şüphesiz oldukça farklı bir şekilde yapılanacaktır. Tarih içinde, Hint-Avrupa dillerinin birbirinden açıkça ayrılabilen özne, nesne, yüklem, isim, sıfat ve fiil gibi gramer unsurlarının analiziyle ilgili çalışmalar sonunda ortaya çıkan mantık adlı disiplinin Çin’de gelişmesi teorik olarak imkânsızdı. Nitekim, Çin tarihinde mantık alanındaki çalışmalarıyla ünlü bir düşünüre rastlayamıyoruz.
Çin dilinin morfolojik farklığı nedeniyle Çince’den yapılan tercümelerde–özellikle soyut kavramlar içeren felsefi metinlerin çevirisinde-daima büyük zorluklarla karşılaşılmıştır. Metin yazarı, iletmek istediği manâ ve enformasyonun bir kısmını; ancak söz dizimi ve bağlam ilişkileriyle ve çağrışım potansiyeli yüksek ideogramlarda ifade etmeye çalıştığı için, soyut kavramların ayrıntılarına ve incelikli yorumlarına ait tercümelerde, manâ kayıp ve değişmelerinden kaçınabilmek, imkânsız derecede zordur
Bütün bunlara rağmen Çinliler; “toprağın sistemli bir şekilde işlenmesi, akarsu rejiminin düzenlenmesi, porselen, barut, pusula ve benzerlerinin imali, kağıt para kullanımı, güzel sanatlar, edebiyat, devlet yönetim stratejisi” başta olmak üzere, diğer bir çok farklı alandaki buluşları ve uygulamalarıyla, gerçekte tüm insanlığın müşterek mirası olan bilim, teknoloji ve uygarlığın evrimine önemli katkılarda bulunmayı başarabilmişlerdir.
Huang Irmağı’nın büyük kıvrımı tarafından çevrelenen Ordos steplerinin güneyinde yapılan kazılarda bulunan birtakım aletlerin ve diğer kalıntıların ait olduğu dönem, Mısır uygarlığı kadar eskiye uzanır. 1921’de Huang Irmağı’nın yakınlarındaki Yangshoa’da; sakinlerinin avcılık, hayvan besiciliği ve çiftçiliğin yanı sıra; dokumacılık, seramikçilik ve metal işletmeciliğiyle de uğraştığı anlaşılan birçok yerleşim yeri ortaya çıkarılmıştır. M.Ö. 2500’lere tarihlenen yöre uygarlığının, özellikle Hunan ve Gansu’da zirveye ulaşmış olduğu anlaşılmaktadır. Zamanla bu uygarlık, güneye doğru yayılmıştır.
Yangshoa’da bulunan beyaz ve Longshan’da bulunan siyah seramikler ve benzeri diğer buluntular, eski Çin uygarlığının belirli bir dönemde Batı Asya ile sıkı ilişki içinde olduğunu göstermektedir. Bir zamanlar, sadece Çin’e has olduğu sanılan “üç oyuk ayaklı” sehpaların benzerlerinin Anadolu’da da bulunması, bu hususu teyit etmiştir.
Çin’in değişik bölgelerinde yapılan kazılarda rastlanan, ustalıkla boyanmış çömleklerin belirli bir zaman dilimi içinde aniden yaygınlaşması, o dönemde bu ve benzeri alanlarda çok ileri düzeylere ulaşmış olan İran ve Güney Rusya ile münasebetlerin yoğunlaşmış olduğuna işaret etmektedir.
Orta Çin’de, surlarla çevrili bir Shang kenti olan Zhengzhou ile onun kuzeyinde yer alan ve Shang’ların son başkenti olan Anyang; sıkıştırılmış toprak bloklardan yapılmış yüksek surlarıyla çarpıcı bir mimari yapı özelliği arz ediyordu. Kentlerin içinde seramik fırın ve fabrikaları, kemik oyma atölyeleri ve tunç dökümhaneleri bulunmaktaydı.
Çin’de yönetim yaklaşık 90 yıllık bir süreçten sonra Shang hanedanından (M.Ö. 1800-1200) Zhou hanedanına (M.Ö. 1111-256) devredilirken, Çin halkı da kabile toplumundan feodal topluma ve Tunç Çağı’ndan da Demir Çağı’na geçmiştir. Sonuçta; sosyal ve ekonomik yapı, günlük hayatta kullanılan araç ve gereçler, fertlerin bilgi ve beceri düzeyi ile yaşama şekilleri de büyük ölçüde değişmiş oldu.
Shang yönetiminin son 300 yılı içinde, Neolitik gelenekten kopuşla birlikte, yepyeni bir uygarlık doğdu. Bu, atlı savaş arabalar, çok miktarda yazılı belge tanzimi, tuncun kalıba dökülmesi ve diğer zanaatlarla ilgili uygulamalar bakımından, batıdakilere kimi yönleriyle benzeyen, ancak bir çok orijinal niteliği de sahip olan bir uygarlıktı.
Ordos (Maowusu) bölgesinde bulunan tunç eşyalar, buradaki gelişimin Avrasya bozkır kuşağı uygarlığının bir uzantısı olduğunu göstermektedir. Bölgedeki buluntular, Mezopotamya orijinli metal işlemeciliğin Çin’e kuzeybatıdan girdiği varsayımını güçlendirir niteliktedir.
Bugüne kadar elde edilen bulguların genel bir değerlendirmesi yapıldığında, Çin uygarlığının, bir çok değişik etnik topluluğun ve kültür merkezinin entelektüel ürünlerinin karışıp, kaynaşmasıyla doğduğu ve geliştiği sonucuna ulaşılabilir. Bugünkü Sinkiang ve Moğolistan’dan bazı göçlerin ve Batı Asya ile Güneydoğu Avrupa yönünden gelen bazı etkilerin mevcudiyetine dair bulgulara rağmen, bu uygarlığın temel kaynağını büyük ölçüde Çin toplumu ve kültürü teşkil eder. Çok eski dönemlere ait mitolojik Çin metinleri, sonradan büyük değişikliklere maruz kalmış olduklarından, tarihe ışık tutma hususunda henüz fazla yararlı olamamaktadır. Bu mitolojik yazılarda, halka çeşitli araç ve gereçlerin kullanımı ile birtakım önemli işlerin yapılış şeklini öğreten bilge hükümdarlardan söz edilir.
Bunlardan, M.Ö. 3000 dolaylarında yaşayan bir imparatora ait olduğu rivayet edilen “I Ching” (Değişimler Kitabı) adlı eserdeki felsefi çerçeve o kadar ilginç ve çarpıcıdır ki, geçmişin ve günümüzün birçok ünlü düşünürü ve bilim adamı, ondan büyük ölçüde etkilenmiş olduklarını beyan etmişlerdir. I Ching’in günümüze ulaşmasında önemli bir rol oynamış olan Çinli düşünür Konfüçyüs, son derece değerli olduğuna inandığı bu eser hakkında şunları söylemişti “Onu iyice kavrayıp, anlayabilmek için keşke bir elli yıllık ömrüm daha olsa!”
I Ching’de bazı önemli bilgiler “tek ve uzun bir çizgi” ile “kısa bir çift çizgi”nin üçerli kombinasyonlarından oluşan sekiz “trigram” ile kodlanarak verilmiştir. Her üçlü birim; bir olayı, bir varlığı veya insan hayatına ait bir durumu simgeler. Tek parçalı sembol olan “yang”, aydınlık bir unsuru (ışık, hareket, hayat, vb) temsil ederken, iki parçalı sembol olan “yin” ise; yoğun ve karanlık bir unsuru (madde, ağırlık, edilgenlik, vb) simgeler.
R. Wilholm ve C.F. Baynes’in I Ching tercümesinde, yaratılış ve varoluş, sembolik bir üslûpla şöyle anlatılır: “Yang=Etkin: Kenarları altı sürekli çizgiden oluşan bir yıldızla gösterilir. Bu sürekli çizgiler ışık (aydınlık) veren; aktif, müessir ve ruhani olan Temel ve Külli Kudreti temsil eder. O, özünde ebedi, müessir ve faal olduğundan ve hiçbir zayıflık ve noksanlık unsuru içermediğinden dolayı, özü; güç, enerji veya kudret; sembolü ise, gökyüzüdür. Yin=Edilgen: Kenarları, kesik çizgilerden oluşan ikinci bir yıldız ile gösterilir. Kesik çizgi, yin’in ana alıcı niteliğini, kesafetini ve üreticiliğini temsil eder. Ruha karşı maddeyi (tabiatı), göğe karşı yer yüzünü, zamana karşı mekanı ve genel olarak Yaratıcı gücü değil, bunların görünür sonuçlarını temsil eder.”
F. Capra, çağımızın hakim fiziksel ve biyolojik paradigmalarının, doğuşlarından günümüze kadar izledikleri seyirlerini, kapsamlı ve orijinal bir perspektiften ele almış olduğu “The Turning Point” (Dönüm Noktası) adlı kitabında, bu eserindeki temel bakış açısının “geleneksel kültüre” ve bunun ilginç örneklerinden biri olarak gördüğü I Ching’e dayandığını vurgular. Capra, eserine I Ching’den yaptığı şu alıntıyla başlar: “Dejenerasyonun had safhaya ulaştığı andan itibaren, yeni bir “dönüm noktası” başlar. Uzaklaşmış olan güçlü “ışık” geri döner ve yeni bir hareketin (dönüşümün) emareleri ortaya çıkar. Ama bu hareket son derece fıtri (uygun, kendiliğinden ve gerekli) olduğundan, eski (bozulmuş olan) yeniye (asıl olana) rahatça dönüşür. Sonuçta “eski” terk edilir ve “yeni” benimsenmiş olur. Bu (kaderi, fıtri) dönüşüm, hiçbir tahribata, probleme veya üzücü olaya yol açmaksızın, kolayca gerçekleşiverir.
Capra, kitabına şu cümlelerle devam eder: “1970’li yıllarda, başlıca mesleki ilgim, asrımızın ilk 30 yılı boyunca, maddenin temel yapısıyla ilgili temel fiziksel teorilerde gerçekleşen çarpıcı değişim süreci üzerinde yoğunlaşmış bulunuyordu. Bilimde kendini gösteren yeni kavramlar, dünya görüşümüzde de köklü bir değişime yol açmaktaydı. Bu, esas olarak çağlar ötesinden günümüze ulaşan “geleneksel” mistik görüşlere çok benzeyen holistik ve ekolojik düşünce sistemine doğru yönelmiş olan bir değişimdi.
Ancak, bu dönemde, evrenin yeni görünümünün bilim adamlarınca benimsenmesi hiç de kolay olmadı. Atom ve atomaltı dünyasına ait yeni keşifler, bilim adamlarını, bu olguların alışılmış kalıplarla tasvir ve izahına meydan okuyan farklı ve yepyeni bir “gerçeklik” anlayışıyla karşı karşıya bıraktı. Bilim adamları bu yeni gerçekliği anlama çabaları sırasında sadece entelektüel değil; onun yanı sıra duygusal, hatta varoluşsal bir bunalım da yaşadılar. Bu bunalımın atlatılması çok zor oldu ve bilim çevrelerinin uzun bir zamanını aldı. Ama onlar sonuçta, maddenin yapısına ve bunun insan zihni ve şuuruyla ilişkisine dair derin ve kapsamlı bir “kavrayış” ile ödüllendirildiler.
Günümüzde tüm toplumların benzer bir bunalımın eşiğinde olduğuna inanıyorum. Bunun sayısız belirtisini her yerde görebilmemiz mümkündür: Yüksek bir enflasyona ve işsizlik oranına sahibiz. Giderek etkileri artan bir enerji krizine gömülüyoruz. Sağlık, çevre, adalet, güvenlik ve diğer alanlarda da her geçen gün sayı ve çeşidi artan yeni sorunlarla karşılaşıyoruz
Bu kitabın temel tezi, tüm bunların, “ana karakteri, esasta bir algılama bunalımı” olan, tek ve aynı bunalımın değişik cepheleri olduğudur. Bu bunalım, tıpkı 1920’lerde fizikte ortaya çıkmış olan benzeri gibi, modası geçmiş bir dünya görüşünün temel kavramlarının, artık bunların açıklamakta yetersiz kaldığı yeni olgulara ve gerçekliğin yeni vizyonuna uygulanması yönündeki ısrardan kaynaklanmaktadır. Aslında bizler, ayrılmaz bağlarla bağlı olan bir “biyolojik, psikolojik, sosyal ve ekolojik” olgular dünyasında yaşamaktayız. Yüzyılımızın başlarına ait kavramlar ve bakış açıları, bu olguların özündeki birliği ve aralarındaki güçlü bağları göz ardı etmektedir.
Bütün bu nedenlerle, gerçekte asıl muhtaç olduğumuz şey yeni bir paradigma, yani “gerçekliğe daha uygun ve daha kapsamlı yeni bir vizyon” ile; düşünme ve algılamayla ilgili temel kavramlarımızda, kökten bir değişimdir. Gerçekliği o eski kavrayış kalıbından; yeni, bütüncü ve kapsamlı bir kavrayış tarzı yönündeki bu değişim ihtiyacı, hemen tüm alan ve dallarda kendisini göstermeye başlamış olup; bu olgu, muhtemelen içinde bulunduğumuz çağı niteleyecek öneme ve önceliğe sahip bulunmaktadır. Bu kitabın konusu, söz konusu paradigma değişiminin muhtemel tezahürleri, etkileri ve sonuçlarıdır.
Mevcut çok yönlü kültürel bunalımı daha iyi kavramak için; son derece kapsamlı olan yeni bir görüş açısını anlamak, benimsemek ve mevcut problemleri, insanlığın tüm kültürel gelişim tarihi bağlamında değerlendirmek gerekir.
Nitekim, yirminci yüzyılın sonlarına doğru bizler gerçekten de artık yavaş yavaş bakış açımızı; içinde yaşadığımız “an”dan, binlerce yıllık bir gelişim zincirinin ilk halkalarına veya “durağan yapılar kavramından, dinamik değişimler kavramı”na doğru çevirmeye başladık.
Bu bakış açısından “bunalım”, dönüşümün özel bir hali olarak görülebilir. Eski Çin kültüründe bunalım ve değişim arasındaki bu derin ilişkiye büyük bir önem verilirken, “bunalım”ın karşılığı olarak kullanılan terim wei-ji, “tehlike” ve “imkân” manâlarını bir arada kapsardı.
Batılı sosyologlar, her geçen gün sayıları artan yeni bulguların bu geleneksel prensibi doğrulamakta olduğunu belirtmektedirler. Farklı toplumlara ait sosyokültürel dönüşüm devrelerinin analizleri, bu değişimlerin arifesinde daima, günümüzde bizim toplumumuzun karşı karşıya olduğuna benzer bunalım dönemleriyle yüz yüze gelindiğini göstermiştir.
Bu tür değişimler, uygarlıkların evriminin temel süreçleridir. Bu süreçleri belirleyen parametreler çok karmaşıktır ve tarihçiler henüz, bu değişim olgusunu açıklayabilen kapsamlı kuramlara sahip değildirler. Ancak, genel bir ifadeyle, günümüze dek kurulmuş tüm uygarlıkların, hemen daima aynı çevrimsel “oluşum, gelişme, gerileme ve çöküş” dönemlerinden geçtikleri söylenebilir.
Eski Çin filozofları, gerçekliğin tüm tezahürlerinin (yin) ve ( yang) adını verdikleri iki “tamamlayıcı” ve “karşılıklı” güç aracılığıyla meydana getirildiğine inanmaktaydılar. Eski Yunan’da da Herakleitos, dünya düzeninin, “belirli sürelerle alevlenip, zayıflayan” ebedi bir ateş vasıtasıyla sağlandığını öne sürerken; Empedokles ise, kâinattaki, değişimleri, “sevgi” ve “nefret” olarak adlandırdığı iki bütünleyici gücün salınım ve gel-gitlerine dayandırmıştı.
Bu kitapta, baştan sona, I Ching’de çok ayrıntılı bir şekilde geliştirilmiş olan ve eski Çin felsefe literatürünü teşkil eden birçok temel kaynakta da yer alan yaklaşım esas alınmıştır. Bu yaklaşım, evrenin tümündeki gelişim ve dönüşümlerin ana ritmini ve yönünü belirleyen iki arketip kutbun (yin ve yang) etkinliklerine dayanmaktadır.
Eski Çin düşünürleri, Tao dedikleri ve en Yüce Öz olarak benimsedikleri gerçekliği, daimi bir akış ve değişim süreci içinde algılamaktaydılar. Bu bakış açısına göre insanlar da, bu etkin kozmik süreç içindeki tüm olguları, onlara bizzat katılarak gözlemlerler. Tao’nun temel karakteristiği, dinamik çevrimsel niteliğidir. Tabiattaki tüm gelişim ve oluşumlar da, belirli bazı çevrimsel kalıplar çerçevesinde gerçekleşmektedir. Çinli düşünürler, yin ve yang kutuplarını, kozmik çevrimsel kalıpların dinamik yönlendiricileri olarak görürler: “Zirve noktasını kuşatmaya başlayan yang, yin tarafına çekilir. Ancak bir süre sonra onun boşalttığı uca ulaşan yin de, yang tarafına yönlendirilmeye başlanır.
Geleneksel Çin düşünce sistemine göre Tao’nun bütün tezahürleri, fiziksel veya sosyal hayata ait belirli birtakım ikili arketipik çiftlerin karşılıklı etkileşimlerinin aracılığıyla ortaya çıkar. Bu çiftlerin, bağımsız ve farklı kategoriler değil, tek bir bütünün “sınır” değerleri olduklarını kavrayabilmenin, çok önemli; ancak biz Batı kültürü mensupları için bir o kadar da zor bir şey olduğu kesindir. Çinli düşünürün bakış açısından tek başına yin veya yalnız başına yang, tanımsız veya anlamsızdır. Bütün tabii olaylar, kesintisiz bir süreçler silsilesi içinde vuku bulan tüm oluşum ve dönüşümler, hep bu “ikili temel ve sınır kutup” çiftleri arasında gerçekleşen salınımların birer sonucudurlar. Kâinattaki ve insan toplumlarındaki düzen, yin ve yang arasındaki dinamik dengenin sayısız tezahürlerine sadece birer örnektir.
Yin ve yang terimleri, son yıllarda Batı’da oldukça popüler bir hale gelmişse de, bizim kültür çerçevemiz içinde bu kavramlara atfettiğimiz manâ, geleneksel Çin düşünce sistemindekinden genellikle farklı olmuştur. Son derece değişik düşünce dünyalarına ait özgün terim ve kavramları, son derece tahrif edilmiş bir şekilde kullanan pek çok batılı, aslında kültürel ön yargılarını bu kullanıma yansıtmaktadır.
M. Porkert bu kavramları, asıllarına oldukça yakın bir tarzda yorumlamayı başaran az sayıda batılı araştırmacıdan biridir. Çin tıbbı konusundaki bir araştırmasında Porkert, yin’in; “contractive” (sınırlarını daraltabilen, çekilebilen), “responsive” (hassas, uyumlu) ve “conservative”(muhafazakar, ılımlı) olan her şeye tekabül edebileceğini söyler. Porkert’a göre yang ise, “expansive” (yayılma eğiliminde olan), “aggressive” (müdahaleci, saldırgan),ve “demanding” (talep edici) nitelikleri ifade eder. Yin ve yang kategorileri, özellikle şu anlam çiftlerini kapsar:



YİN YANG
Yeryüzü Gökyüzü
Ay Güneş
Gece Gündüz
Kış Yaz
Nem Kuruluk
Serinlik Sıcaklık
İç (taraf) Dış (taraf)



Çin kültüründe yin ve yang çiftlerine asla “etik” özellikler atfedilmemiştir. İyi ve güzel olan, ne yin ne de yang olmayıp, ikisi arasındaki dinamik dengedir. Kötü veya zararlı olan ise, bunlar arasındaki dengesizliktir.
Geleneksel Çin kültürünün en önemli özelliklerinden biri, kozmik varoluştaki dönüşüm ve değişimin sürekliliğinin, kâinatın temel karakteristiklerinden biri olarak görülmesidir. Bu anlayışa göre kâinat, “Tao” (yol) adı verilen kesintisiz bir kozmik süreç içindeki daimi hareket ve faaliyetlerin bir sonucudur. Eski Çin felsefesinde, ataleti veya mutlak hareketsizliği ifade eden hiçbir kavrama veya terime rastlanmaz, çünkü böyle bir durum, Çinli filozoflarca imkân dahilinde görülmez. I Ching’in önde gelen batılı yorumcularından H. Wilhelm’e göre, “mutlak hareketsizlik” hali, bu kültürün mensupları için o kadar yabancı veya tuhaf bir soyutlamadır ki, hiçbir şekilde onu kavrayamaz ve anlayamazlar.
Wu-wei” terimine eski Çin felsefe metinlerinde sık sık rastlanır. Batı dillerine yapılan tercümelerde bu terim, “eylemsizlik” kelimesiyle karşılanmaktadır. Oysa, bu şekilde büyük bir hata yapılmaktadır. Çinlinin “Wu-Wei” ile anlatmak istediği şey, faaliyetin her türünden değil, sadece kozmik sürece uyumlu olmayanlarından kaçınmaktır. Önde gelen Çin bilimci J. Needham, wu-wei’yi “tabiata aykırı eylemden kaçınmak” olarak tanımlar ve bunu bir alıntıyla şöyle doğrular: “Dilimize ‘eylemsizlik’ olarak aktarılan bu kelimeyle anlatılmak istenen ‘hareket kısıtlaması veya sınırlaması’ , hiçbir şey yapmamak demek değildir. Wu-Wei’nin tabiatını hoşnut edecek olan şey, kendisinin fıtri şekilde daima yerine getirmekte olduğu şeyin, yani tabii olan şeyin yapılmasına izin verilmesidir.”
Birisi, eğer tabii olana aykırı davranmaktan veya Needham’ın dediği gibi “nesnelerin mizaçlarına zıt hareket etmekten” sakınabiliyorsa, o kişi Tao ile uyum içinde yaşıyor demektir. Böyle bir kimse–tabiata uyumundan dolayı-mutlaka başarılı olacaktır. L. Tse’nin ilk bakışta şaşırtıcı görünen önermesinin gerçek manâsı burada gizlidir: “Eylemsizlik (tabiata aykırı davranmamak) şartıyla (hemen) her şey başarılabilir.”
Geleneksel Çin kültüründe, her türlü faaliyetin iki ana kategoriye ayrılmış olduğu kolayca görülebilir: “tabiatla uyum içinde olan” ve “yaratılışa uygun süreçlere muhalif veya zıt olan” faaliyetler. Bu anlayış içinde mutlak atalete hiç yer ayrılmamıştır. Bu nedenle, batılıların sık sık kullandığı; yin’in sadece pasif, yang’ın ise yalnızca aktif davranışı temsil ettiği şeklindeki benzetmeler, orijinal Çin kültürüne uygun değildir. Geleneksel Çin düşünce sisteminde; yin ve yang, ahenkli ve bütünleştirici bir işbirliği eğilimindeki arketipik kutupla; yayılmacı, yarışmacı ve kuşatıcı arketipik ucun uyumlu bir bileşimini temsil eder. Yang kategorisine dahil bir eylem çevreye, yin eylemi ise benliğe yönelik durumdadır. Bunlar, modern terminolojide sırasıyla (eco-action) ve (ego-action) olarak adlandırılmışlardır.
Bu iki eylem türü, çağlar boyu insan zihninin temel karakteristikleri olarak bilinen iki bilgi ve bilinç tipiyle de çok yakından ilişkilidir ki, bunları sezgisel ve rasyonel olarak adlandırabiliriz.
Bu iki bilinç şekli, insan zihninin normalde birbirini bütünleyip, destekleyen iki temel sürecini temsil eder. Yang kategorisine mensup olan rasyonel düşünce; mantıksal, lineer, analitik, algoritmik, tek bir noktada yoğunlaşıcı ve serin kanlı bir nitelik taşır. Yin kategorili sezgisel süreç ise; holistik, sentezci, genel, kapsayıcı ve duygusaldır.
Yin ve yang niteliklerinin günümüz toplumundaki durumunu analiz ettiğimizde genel olarak “yin”e karşı “yang” kategorisinden davranışların onay ve teşvik göstermekte olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz: Sezgisel bilgeliğe karşı rasyonel bilgi, işbirliğine karşı yarışma, koruma ve gözetmeye karşı, her türlü kaynağın tüketilircesine sarfı ve benzerleri...
Bu kitap boyunca, günümüzün akademik, siyasi ve ekonomik kurumlarında genel olarak yang kategorisinden değer, tavır ve davranış kalıplarının nasıl tercih edilip, ön plâna çıkarıldığını göstermeye çalışacağız. İdeal bakış açısını edindiğimizde, kültürümüzden atılmış olan geleneksel değerlerin hiçbirinin bizzat kötü veya zararlı olmadığını, ancak vaktiyle bu değerlerin kutupsal denge durumları gözetilmediği için birtakım üzücü sonuçların ortaya çıkmış olduğunu göreceğiz.” 40




İki Ünlü Çin Düşünürü: Lao Tse ve Konfüçyüs




Lao Tse ve Taoizm


Gerek eski Çin’de gerekse eski Yunanistan’da; benzer şekilde, ikişer büyük düşünür, birer nesil arayla, ülkelerinin düşünce dünyalarında büyük ve önemli etkiler oluşturmuşlardır. Bunlar; “Lao Tse ile Konfüçyüs” ve “Platon ile Aristoteles”dir.
L. Tse’nin M.Ö. 600 yıllarında doğduğu sanılmaktadır. Ne yazık ki kendisiyle ilgili bilgiler son derece yetersiz, sınırlı ve tartışmalıdır. L.Tse’nin, Konfüçyüs ile en az bir defa görüşmüş olduğu da rivayet edilmektedir. Çinli tarihçi S. Ma Tsien, Tse hakkında şunları nakleder: “L.Tse, Çov beyliğinin Ku ilinde doğmuştur. Soyadı, gerçekte “Li” idi. (Lao Tse) adı, “Koca Usta” manâsına gelen ve ona sonradan verilen bir lakâptır.
Kung Tse (Konfüçyüs) günün birinde Çov beyliğine gelerek kendisini ziyaret eder ve ona; bilgeler, töreler, erdem ve benzeri konulardaki görüşlerini sorar. L. Tse’nin cevabı kısa ve etkileyicidir: “Senin bahsettiğin kimselerin kemikleri bile yok olmuş, onlardan geriye sadece sözleri kalmıştır. Erdemli kişi, sağlığında gönüllere taht kurar ve sonra ölür, gömülür ve üzerinde otlar biter. İyi bir tüccar, zenginliğini herkese her zaman göstermez, sıradan bir insan gibi yaşar. Olgun ve faziletli kimsenin de görünüşü sade ve mütevazidir. Dostum; gösterişten, şu yapmacık tavırlardan, sonu gelmez arzulardan, ayakları yere basmayan hayallerden vazgeç; çünkü, bunların kimseye bir faydası olmaz. İşte sana bütün diyeceklerim bu kadar!”
K. Tse, geri döndüğünde bu görüşme hakkında öğrencilerine şunları söyler: “Kuşlar uçar, balıklar yüzer, kara hayvanları koşar. ‘Ok ile, uçanlar’; ‘ağ ile, yüzenler’; ‘kement ile koşanlar’ tutulur veya yakalanabilirler. Ancak bulutlara binip, rüzgarla seyahat eden, bir an yere inip, bir anda göğe yükselebilen bir ejderhayla nasıl baş edebilir, bilemiyorum.”
L.Tse, Çov beyliğinde “Tao”ya, yani “Yüce Erdem” ilkelerine sıkıca riayet ederek, şöhretten uzak ve gözlerden saklı bir şekilde uzunca bir süre yaşar. Ancak, toplumda görülmeye başlanan bazı olaylar onu gün geçtikçe daha fazla üzmekte ve rahatsız etmektedir. Nihayet günün birinde beyliği terk etmeye karar verir ve yola çıkar. Sınır karakoluna geldiğinde komutan Yin Hin ona şöyle seslenir: ‘Efendim, beyliğimizi terk etmek üzere olduğunuzu görüyorum. Sizden bir istirhamım var: Lütfen, görüş ve düşüncelerinizi bir kitapta toplayıp, hiç olmazsa bize onu bırakarak gidin!’ L. Tse, iki bölümden oluşan “Tao Te Çing” adlı kitabı, bu rica üzerine yazar ve sınırdan geçip, gider. Nereye gittiğini ise, hiç kimse bilmez...” Tao Te Çing’in felsefi birikimimize yaptığı katkıyı, L. Tse’ye olduğu kadar, sınır komutanı Y. Hin’e de borçluyuz.
İlkçağ düşünce dünyasının kendine özgü birtakım özellikleri vardır. Günümüzde bazı filozoflarca “geleneksel düşünce” veya ”perennial felsefe (Philosophia Perennis)” gibi isimlerle de adlandırılan ilkçağın bu düşünce sistemi, ferdi değil, kolektif bir nitelik taşır. Çoğu defa ne doğum, ne ölüm tarihleri–hatta bazen-isimleri bile tam olarak bilinmeyen esrarlı bilgelerden, veya kişiselleştirilmesi çok güç olan bazı bilgi kaynaklarından nakledilen; son derece etkileyici, oldukça kapsamlı, sistematik ve tutarlı düşünceler ve görüşler kapsayan zengin bir literatür, günümüze kadar ulaşmıştır. O kadar ki, modern bilimin en yeni ve en karmaşık alanlarında çalışan bazı araştırmacılar, eserlerinde, bu literatürden iktibas ettikleri bazı görüşleri, adeta birer giriş veya dayanak noktası gibi yer verilmektedir.
L. Tse’nin eseri de bu geleneksel literatürün ilginç örneklerinden biridir. L.Tse felsefesinin temel terimi olan “Tao” nun sözlük anlamı “yol” olup, bu terim ile “kâinatın düzeni, özü, kanunu, ve akışı” gibi ifadesi güç ve kompleks birtakım kavramlar anlatılmaya çalışılır. Eski resmi Çin dilinde “yol” veya “Göklerin Kanunu” manâsına gelen Tao terimini Konfüçyüs ve öğrencileri de kullanmış olsalar da, Tao kavramının, L. Tse’nin kitabında gözlenen zengin manâ örgüsüne başka hiçbir yerde rastlanamaz. Buna göre Tao, gerçekte kâinatın, insanın, kısacası tüm varlığın kaynağıdır. O, kanunların kanunu, ölçülerin ölçüsüdür. L. Tse şöyle der: “Kişi, içinde yaşadığı ortamın kurallarına uyar. Yer, göklerin kanununa riayet eder, Gökler de Tao’nunkine. Ama Tao, kendi kanununu kendisi düzenler.” Hiçbir şarta bağlı olmayan, kendi kendisine yeten Tao bir yönüyle “mutlak varlık ya da varoluş”tur. Tao, insanlarca tam olarak kavranılıp, bütünüyle tasvir edilemez!” diyen “L Tse “sonsuz olan Tao, tıpkı bir sır gibidir, anlatılamaz. Onu tam olarak ifade ve idrak edemiyorum, ama O’na Tao diyorum. Bilinmesi, kavranması çok müşkül olana dair bu bilgi, en yüce bilgidir!” “Tao’yu gücümüzün yettiğince anlayabilmek için, O’nun kâinattaki uygulamalarını müşahede ve murakabe edip, O’na yaklaşabiliriz. Bu şekilde ulaşacağımız Yüce Erdem İlkeleri’ne günlük hayatta ne kadar çok riayet edersek, O’nu o kadar iyi anlamış sayılırız. Ancak Tao’nun yoluna tam anlamıyla girebilmek için, bize engel olabilecek, bizi yanıltabilecek her türlü bağ ve tutkudan sıyrılmak zorundayız. Bunu başaran kişi, dünya işleriyle meşgul iken bile, içini tamamen dolduran bir huzur duygusuyla, yeri ve göğü yöneten yasaya bütün varlığıyla uymuş olur. Tao; diğer bir yönüyle de gerçek, nihai ve mutlak erdemdir.”
L. Tse, bu erdeme ve olgunluğa ulaşan kişinin; tüm varlıklığı ve insanı sevip, sayacağını ancak, onlara tutkuyla bağlanmaktan da kendini koruyabileceğini söyler. Tse’ye göre insan, dünyada, ona tutsak olmadan yaşamalıdır. L. Tse, insanlar arasındaki ilişkilerin düzenlenmesi konusunda da şu ölçüleri verir: “Saldırgan ve kavgacı olmayan bir kimseyle hiç kimse kavga etmez. Ama, insan, düşmanca tavırlar karşısında da faziletle davranmasını bilmelidir. İyi olan birisine iyi davranmak kolaydır. Ancak, kötü davranan kimseye iyi bir karşılık verirsek, onu da iyiliğe ve doğruluğa sevk etmiş oluruz. Yumuşak(esnek) olan, katı olanı yener. Su, en yumuşak şeylerden biridir. Ama en sert kayaları bile oyar ve aşındırır. Su iyilik ve merhamet sembolüdür. Onun faydası, iyi-kötü ayrımı olmaksızın herkesedir. Su, tevazu ve alçak gönüllülük simgesidir. En aşağılara bile rahatça yerleşir. Mütevazı olan, iyi olsun kötü olsun herkese iyi davranan-su misali-Tao’ya yakındır, O‘ndandır. Kim Tao’nun kanununa uyarsa en yüce hedefe ve ölümsüzlüğe ulaşır. Çünkü Tao sonsuzdur. Bir kişi “Ebedi Olan”ı tanırsa, gerçeğe erişmiştir. Gerçeğe ulaşan doğrudur, iyidir. Doğru ve iyi olan ise mutlaka, yücelir. Yücelen, “göklere” yaklaşır, Tao’ya ulaşır. Tao’ya yaklaşan kişiye ne bir korku, ne bir tehlike erişebilir ve artık onu, hiç kimse ne aldatabilir, ne de doğru yoldan ayırabilir. Böyle bir kimse ne kaybeder, ne aşağılanabilir, ne huzursuzluk duyar, ne de ondan her hangi bir şey gizlenebilir...”



Konfüçyüs



Günümüze kadar yaşamış düşünürler içinde görüşleri en yaygın ve en etkili olanlardan biri sayılan Konfüçyüs, M.Ö. 551 yılında, şimdiki Şantung ilinin sınırları içinde yer alın “Lu” beyliğinde doğmuştur. Küçük yaştan itibaren öğrenmeye ve öğretmeye büyük bir ilgi duyan Konfüçyüs, daha gençliğinde, evini adeta bir okul haline getirerek, orada öğrencilerine tarih, edebiyat ve görgü kuralları ağırlıklı olmak üzere dersler vermeye başlamıştır. Kısa zamanda bine yakın öğrenci yetiştiren Konfüçyüs’ün ünü tüm ülkeyi kaplamıştır.
Devlet yöneticilerinden idari görev ve yetki teklifleri alan Konfüçyüs-ilkelerine uygun bir çalışma ortamı mevcut olmayışı gerekçesiyle-uzun süre, bunları geri çevirmişti. Ancak, 50 yaşına girdiğinde, adalet kurumunun sorumluluğunu üstlendi. Bu görevinde büyük bir başarı kazanınca, toplumda suç oranı yok denilecek kadar azaldı ve halkın hemen tamamı ahlâk kurallarına ve kanunlara uygun bir şekilde yaşamaya başladı.
Ancak, bu gelişmeyi kıskanan ve bundan kendi menfaatleri açısından endişe duyan komşu beyliğin ileri gelenleri, Lu yöneticisini etkileyerek Konfüçyüs’ü görevinden azlettirdiler. Bu olaydan büyük bir üzüntü ve kırgınlık duyan Konfüçyüs, ülkesini terk etti. Bundan sonraki on üç yılı, bir gezgin gibi, çeşitli ülkelere seyahat ederek geçirdi. Yaptıkları hatayı anlayan Lu yöneticileri, pişmanlık duyarak, özür dilediler ve kendisini ülkesine geri çağardılar. Resmi herhangi bir görev üstlenmemek kaydı ile Lu’ya geri dönmeyi kabul eden Konfüçyüs, hayatının son dönemini, eski devirlerden kalan yazılı metinleri derleyip, düzenleyerek yeniden yazma işiyle geçirdi. Konfüçyüs, felsefi görüşlerinin, kendi şahsi kanaat ve düşünceleri olmayıp, eski çağların efsaneleşmiş “imparatorlarından” kalma geleneksel öğretilerden kaynaklandığını daima vurgulamıştır. Konfüçyüs, eski Çin kültürüne ait eserlerin günümüze ulaşmasında çok önemli bir rol oynamıştır.
Aslında, toplumda ahlâki değerlerin tamamen kaybolmaya yüz tutup; haksızlık ve suçların seller gibi ülkesini kaplamaya başladığı bir dönemde yaşayan Konfüçyüs’ün yaptığı esas olarak; halkı ve yöneticileri, eski çağlardan beri toplumsal düzeni sağlaya gelen unsurlar olan geleneklere, yasalara ve prensiplere uymaya çağırmaktan ibaret olmuştur. Konfüçyüs’ün öğretisinin özünü “Yüce Bilgi” (Ta Hsüe) deki şu ifadeden anlamak mümkündür: “Eskiler, erdem ışığıyla her yerin aydınlatılması için, özellikle devlet işlerinin yoluna konması gerektiğini; bunun ise tek tek ailelerin işlerinin düzene girmesiyle mümkün olabileceğini; bunun yolunun tek tek fertlere çeki düzen vermekten geçtiğini, bunun da bizzat her birinin kendi iç ahengini sağlamasıyla mümkün olabileceğini; bunun için de öncelikle “düşüncelerini” düzene koymalarının gerektiğini bilirler ve işe, bilgilerindeki eksikliği gidermekle başlarlardı.”
Günümüze kadar ulaşan ve geleneksel Çin kültürünün önemli bir kısmını kapsayan dokuz klâsik eser, ya bizzat Konfüçyüs tarafından derlenmiş ya da onun eski kaynakları yorumlayan sözlerinin başkaları tarafından toplanıp, yazıya geçirilmesi ile oluşturulmuştur.
Konfüçyüs, bir buhran ve bunalım seli karşısında, tüm sosyal düzeni ve yapıları tehdit altına girmiş olan bir toplumun yeniden toparlanıp, huzura kavuşabilmesi için öncelikle yapılması gerekli olan şeylerden birinin; kültür ve düşünce hayatı ile ilgili tüm temel terim ve kavramların yeniden, kesin ve net bir şekilde tanımlanması olduğunu ısrarla vurgular. Ancak ad ve kavram kargaşası bu şekilde aşıldıktan sonra sıra, ortaya konacak ideal teorik sistemin belirlenmesine ve hayata geçirilmesine gelebilir.
Konfüçyüs’ün öğretisi, huzurlu ve mutlu bir hayatın teminine dair kurallar ve esaslardan oluşur. Bu nedenle de genel olarak ahlâk, siyaset ve yönetim felsefesi ağırlıklıdır. O, insanı çevresinden soyutlayarak tek başına değil; ailesi, toplumu ve devleti ile bir bütün halinde ele alır. Amacı, her türlü aşırılıktan ve ahlâk dışı davranıştan uzak durarak, devamlı bir şekilde öğrenme ve kendini eğitme çabasını sürdüren, kendisine ve başkalarına karşı dürüst; gönlü, yüce ve soylu duygularla dolu bir insan tipinin oluşturulmasıdır. Böyle bir insan, zenginliği ve sosyal mevkileri lüzumsuz görmez, ancak, bağlı olduğu ilkeler ve erdemler uğruna bunları terk etmeye de her an hazırdır. O, iyiliğe iyilikle, kötülüğe de adaletle karşılık verir. İçi ve dışı birdir. Kendini eğitip, erdemce yükseldikçe, başkalarına da güzel bir örnek teşkil eder. “Dıştakini içtekine tercih eden değil, dıştakini içtekiyle bir tutan kişi, yücedir!” diyen Konfüçyüs, en yüce erdemin ne olduğu kendisine sorulduğunda, şu öğüdü verir: “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma!”
Tavsiye ettiği prensiplere herkesten önce ve en titiz bir şekilde bizzat kendisi uyan Konfüçyüs’ten çevresine adeta dalga dalga bir “olgunluk, huzur ve saygınlık” atmosferi yayılmakta ve tüm toplumu kuşatmaktaydı.
Konfüçyüs, geleneksel ilkelere özellikle ülke yöneticilerinin riayet etmeleri gerektiğini daima ifade etmiştir: İdeal yönetici, kaba kuvvet ve zorlayıcı kanunlarla değil, örnek tutum ve davranışlarıyla halkı etkileyip, ikna etmek suretiyle toplumun düzen ve huzurunu sağlamalıdır. Kendisine, bazı önemli yasaları çiğnemiş olan bir kişinin öldürülmesinin doğru olup, olmayacağını soran bir beye şu cevabı verir: “Yüce beyimiz adaletle hükmederken insanları öldürmeye ne hacet! Eğer siz iyi olursanız, halk da iyi olur. Yöneticiler rüzgara, yönetilenler de kamışlara benzer. Yel estikçe sazlıktaki bitkiler de ona uygun şekilde hareket eder. Kim özünün derinliklerinden, vicdanından güç alarak hükmederse, o; gök yüzünden inip, gelen bir sağlam bir kulpa (kutup yıldızına) benzer ve her şey onun çevresinde saygıyla döner (ona uyar)!”
Köklü geleneklere, görgü ve ahlâk kurallarına büyük önem ve değer veren Konfüçyüs: “Bunlar, kişiliğimizi sağlamlaştıran, bizi aşırılık ve dejenerasyondan koruyan birer set gibidir. Bu setlerin gereksiz olduğunu sanıp da onları yıkanlar; bir gün gelir, sosyal seylapların dalgaları altında boğulup, giderler!”



Eski Çin Felsefesinin Genel Özellikleri

Çin klâsik döneminin iki temel felsefe ekolü, Taocu ve Konfüçyüsçü okullardır. L. Tse’nin soyutluk düzeyi son derece yüksek düşüncelerinin Çin toplumunca büyük bir ölçekte kavranıp, anlaşılabildiğini söylemek güçtür. Tse’nin öğretisi ancak elit ve seçkin bir toplum kesimini etkileyebilmiştir. Aslında o, “Tao ve erdemin yoluna çok az kişi girer (ve çağrılır)!” demek suretiyle, bu durumu, önceden haber vermişti. Ona göre “Tao adını duyunca, yaradılış gereği Yüce Bilgi’ye eğilimi olan kişi, O yola girmeye can atacaktır. Aşağı düzeyli hayata ve bilgiye eğilimli kimseler ise alay edip, O’nu hor göreceklerdir.”
Konfüçyüs’ün L. Tse’ninkine kıyasla daha kolay anlaşılabilen, yerleşik eski geleneklere uygun, Çin toplumunun genel karakterine yatkın ve pratik tatbikata elverişli öğretisi, çok daha kısa sürede, çok daha fazla sayıda kişice benimsenmişti. Tao öğretisinin soyut ve kompleks kavramları, sonradan gelen yorumcular tarafından tekrar tekrar ele alınıp, işlenerek; halkın daha kolay anlayabileceği bir hale getirilmeye kalkışılınca, çarpıtılmışlar ve yozlaştırılmışlardır. Ve nihayet birtakım “büyü, ruh çağırma, fal ve simya” formülleri haline dönüştürüldükten sonra, geniş halk kitlelerince kabul görülebilmişlerdir.
Orijinal eski Çin geleneksel düşünce sisteminin temel unsurlarından birisi, uyum veya ahenk kavramıdır. Hemen tüm klâsik kaynaklarda mevcut felsefi yaklaşımın esasını; düzen, ölçü, denge, altın oran, veya uyum gibi kavramlardan biri teşkil eder. Bu klâsik eserlerin hemen tamamında; uyumun veya ahengin “temel kaynağı” olarak yin ve yang ilişkisine dair prensiplere yer verilir. Sonuçta, “insanın, kâinat ve toplum ile uyum içinde” bulunması gerektiği teması, geleneksel Çin felsefesinin en başta gelen özelliğini oluşturur. Buna göre insan organizması bir “mikrokozmos”tur. Bu organizmanın kısımları, yin-yang nitelikleri aracılığıyla tayin edilmiş olduğundan, insanın makrokozmik düzendeki yeri de kesin olarak belirlenmiş durumdadır. Yin ve yang adlı bu iki arketipik kutup arasında salınan fiziksel, biyolojik, psikolojik ve sosyal evrenler, her an dinamik bir ultra-denge konumu içinde bulunurlar. Çinli bilge, nedensel ilişkilerden çok, olguların eş zamanlılığı üzerinde durmuştur.
Eski Çin felsefesinde “gök-yer-insan” ilişkisi büyük önem taşır. İmparatorluk döneminde yönetici, göklerle doğrudan bir ilişki içinde görülmüştür. Gök, yer ve insan arasındaki karşılıklı etkileşimler nedeniyle, yöneticilerin daima semavi erdem prensipleri çerçevesinde davranmaları mutlak bir zorunluluktur. Fazilet, soy ve zenginlikle değil; yaşayış tarzının ve davranışların mükemmelliğiyle ölçülmelidir. Yönetici de mensup olduğu soy nedeniyle değil, yaşayış biçimiyle halkın en faziletlisi olmalıdır. Göksel erdeme sahip olmayan yönetici, egemenliği kaybeder.
Yin-yang ilişkisine dair prensiplerin Çinli bilgeye sağladığı bir diğer fayda da, “sadece bu, veya yalnızca şu” şeklindeki dar görüşlülük ve aşırılıktan kaçınmayı mümkün kılan bir perspektif genişliğidir. İnsana, kâinata ve topluma bu açıdan bakıldığında, dışarıdan ilk nazarda; karşıt, düzensiz ve amaçsız gibi görünen olguların, aslında çok geniş ölçekli bir uyum ve düzenlilik programı çerçevesinde gerçekleşmekte olduğu hususu kavranabilmektedir.
Eski Çin düşünce sistemlerinin diğer bir ortak özelliği de, hiçbirinde “insan unsuru”nun ihmal veya göz ardı edilmemiş olmasıdır. Taoizm ve Konfüçyüsçülük, geleneksel Çin düşünce sistemini temsil eden iki ana akımdır. Bunların ilkinde, ideal yaşama biçiminin kâinatta gözlenebilen ahenk esas alınarak belirlenebileceği hususuna ağırlık verilirken, ikincisinde de özellikle, insanın sürekli olarak kendisini eğitip, kişiliğini geliştirmesi hususunun önemi vurgulanmıştır.
Batılı araştırmacıların bu iki yaklaşım arasında derin farklıklar bulunduğu noktasında genelde birleşirken, Çinli düşünürler daima onlardaki benzerliği ve birbirini tamamlama özelliğini vurgulaya gelmişlerdir. Böylelikle insan, tek başına değil; hem tabii hem de sosyal çevresi içinde dengeli ve holistik bir yaklaşımla ele alınabilmiştir. Yine bu çerçevede; gereksiz bilgiye veya sadece bilmiş olmak için öğrenme çabasına hemen hiç önem verilmemiş, ancak kişiye “doğru davranış ve tutum” kazandıracak faydalı bilgi öğülmüş ve değerli sayılmıştır.




Eski Yunan Felsefesi


Avrupa Düşünce Tarihine Genel Bir Bakış


N. Platt “Çağlar Boyunca Dünyamız” adlı kitabının birinci bölümüne, tarih biliminin önemine ve metotlarına değinerek başlar. Sonra, uygarlığın Mezopotamya, Mısır, Hindistan, Çin ve Güney Amerika’da doğup, gelişmesini ele alır.
Platt, bu bölümde ulaştığı sonuçları “Avrupa: Uygarlık Yarışının Gecikmeli Katılımcısı” başlığıyla şöyle özetler: “Avrupa, uygarlığa yönelen ilk adımlarını oldukça geç atmıştır. M.Ö. 4000 ila 5000 yılları arasındaki dönemde, orta ve uzak doğudaki bir çok toplum ilerleme ve uygarlık yönünde büyük ilerlemeler kaydetmiş iken, Avrupalı barbarlar sadece taştan yapılmış baltalarla yetinmek durumunda idiler: Bu baltalar, onların en gelişmiş araç ve gereçleri idi. Ancak, M.Ö. 6. yüzyıldan itibaren, Avrupa da gelişme ve ilerleme yarışına dahil olabilmiştir. Böylece, Orta ve Uzak doğunun kökleri çok daha eskilere uzanan uygarlık birikimi üzerinde medeni Avrupa’nın temelleri atılmaya başlanmıştır. Bu zaman diliminde, klâsik doğu uygarlıkları, karşılaşmış oldukları sorun ve buhranların etkisiyle zayıf düşünce, Avrupa rakipsiz kalmıştır. Doğu Akdeniz dolaylarından, medeniyet yarışı kulvarına dahil olan Avrupa, doğu uygarlıklarının üstesinden gelemedikleri büyük sorunlar nedeniyle yıkılmalarından sonra, yoluna bir süre tek başına devam etmiştir. Doğu uygarlıklarını sarsan en büyük etken, bu toplumlarda belirli bir süreçten sonra devletin tüm yetki ve gücünü tekellerine geçiren diktatörler olmuştu. Despotça yönetilen bir toplumdan; bilim, teknolojik, estetik ve kültürel dinamizm unsurları süratle tasfiye olmakta ve uzaklaşıp kaybolmaktadır.
M.Ö. 500’lerden itibaren “batı”, Asya’daki kısımlarından itibaren, hızlı bir ilerleme ve gelişme hamlesi içine girmiş oldu. Batı adına bu hamleyi, önce Yunanistan ve onu takiben Roma gerçekleştirdi. Günümüzde, “klâsik” terimi, bu eski Yunan ve Roma uygarlıklarının bir tür bileşimini ifade eden bir kelime olarak hâlâ kullanılmaktadır.”41











Yunan Tarihi

Akalar


Ünlü “tarihi kavimler göçü” sonucu Yunanistan’a gelip, yerleşen hakim topluluk, Akalar (Akhaylar veya Homeros’un ifadesiyle Akhaios) olmuştur. Bazı tarihçilere göre Akalar, orta Avrupa tunç kültürü çevrelerinden güneye inen germenlerdir. Akaların, güney yönündeki bu hareketleri esnasında, Ege adaları üzerinden Yunanistan’a göç etmekte olan bazı Anadolu kavimleriyle karışmış ve kaynaşmış olduklarına dair bulgular vardır.
Günümüze ulaşan izler incelendiğinde, Yunanistan toprakları üzerinde Aka kültürünün, M.Ö. 2000 yılından 1600 yılına kadar, çok silik bir gelişim çizgisi izlediğini görülmektedir. Ancak Akaların 1600’lü yıllarda parlak “Girit uygarlığı” ile tanışmasından sonra, bu gelişim, büyük bir ivme kazanır. Bu dönemden itibaren; Aka ülkesinde, büyük saraylar, sağlam kaleler ve mükemmel anıtsal yapılarıyla, gelişmiş bir uygarlık ve kültürün eserleri boy göstermeye başlar. Artık, Akalar da Girit’tekilere benzer şehir devletleri kurmaktadırlar. Bu devletleri yöneten krallar arasında genellikle iyi ilişkiler, güçlü dostluk ve akrabalık bağları bulunmakta, bazı şehir devletleri, daha büyük yönetim organizasyonlarının çatısı altında birleşmektedirler. M.Ö. 16. yüzyıldan itibaren, Yunanistan’ın geniş bir kısmında, aynı özelliklere sahip standart bir uygarlık ve kültürün serpilip, gelişmeye başlamış olması, bu şehir devletleri ve krallıklar arasında çok sıkı bağlantıların kurulmuş olduğunu gösterir. Bu uygarlık ve kültür üzerinde, Girit’in kuvvetli etkilerine işaret eden bir çok bulgu mevcuttur.

Girit Uygarlığı


Tüm Ege bölgesini etkisi altına alan bu eski uygarlığın kökleri, Girit adasına uzanmaktadır. Bu adada yapılan araştırmalarda, her geçen yıl, çok canlı ve hareketli bir kültürel hayatın yeni unsurları gün yüzüne çıkarılmaktadır.
Eski Yunanistan’ın bu döneminde yaşamış olan tarihçiler ve halk ozanları Girit adasında hüküm sürmüş olan kral Minos’un ününü, zenginliğini, güçlü donanmasıyla Ege denizinde kurduğu hakimiyeti ve Yunan şehirlerini haraca bağlayışını konu alan pek çok rivayet nakletmişlerdir. Birçok Yunan mitosunda Minos’un başkenti Knossos’dan, buradaki “labirintos” adlı yapıdan ve orada yaşayan Minotavros ejderinden ve adil bir yargıç olarak yer altı dünyasında saltanat süren Zevsoğlu Radamantis’ten hayranlık, korku, saygı ve övgü ile söz edilir.
Girit’in klâsik Yunan uygarlığı dönemindeki durumuyla hiç de orantılı olmayan bu mitos çokluğu ve çeşitliliği, bunlarda yer alan Yunanlı olmayan kahramanlar ve rivayetlerin ilginç nitelikleri; orijinal, parlak ve farklı bir eski uygarlığa işaret etmektedir.
Homeros destanlarında kendisinden “Büyük şehir” olarak sözü edilen Girit’in Knossos şehri başta olmak üzere; adanın kuzey kıyısındaki Mallia, güneydeki Mesara ovasında yer alan Faytos ve doğudaki Zakro şehirlerinde bulunan saraylar, yüksek ve orijinal bir kültüre ait nitelikler taşımaktadır.
Kuzey, batı ve güney yönlerinde yer alan dikdörtgen salonlar şeklindeki giriş mekanları ve bunlara bitişik, payeli salonlara açılan uzun koridorlar vasıtasıyla içine girilen Knossos sarayı, yaklaşık 20 000 m2’lik bir alana inşâ edilmişti. Özel tören salonları, oturma daireleri, atölyeleri, yiyecek ve içecek depoları, banyoları, tuvaletleri, temiz ve atık su kanalları başta olmak üzere, her türlü ihtiyacı karşılayabilecek mekanlardan ve unsurlardan oluşan sarayın bazı kısımları dört, diğer bazı kısımları ise üç veya iki katlı olarak yapılmıştı. Daha geniş mekanlara, genellikle üst katlarda yer verilmiş olup, bunlar, büyük kapılar ve geniş pencerelerle balkonlara veya taraçalara açılacak şekilde tasarlanmışlardı.
Girit sarayları; kaldırımlı sokaklarla birbirinden ayrılmış çok katlı evlerden oluşan, kanalizasyon ve benzeri alt yapı unsurlarına sahip, bakımlı ve güzel şehirlerin orta kısmında yer almaktaydı. Merkezi saray çevresinde, asillerin daha küçük ebatlı sarayları veya konakları bulunmaktaydı. Bunların etrafında da tüccarların, gemicilerin, zanaatkarların ve işçilerin oturdukları mahalleler inşâ edilmiş durumdaydı.
Girit’te özellikle seramik, fresk-resim ve heykeltıraşlık başta olmak üzere, çeşitli sanat dallarında oldukça ileri düzeylere ulaşılmıştı. Meselâ, “Kameres vazoları” adı verilen serideki porselen ve seramik eserlerin üzerinde bulunan parlak kahverengi zemin üzerine çizilmiş çeşitli renklerdeki geometrik desenler, stilize bitki ve hayvan figürleri, günümüz sanatçılarına ilham kaynağı olacak mükemmelliktedir. Bu vazoların bazıları yumurta kabuğu kadar ince yapılmıştır. Amnisos’ta bulunan freskler o kadar etkileyicidir ki sanki, içinden taptaze zambaklar ve safranlar fışkırır gibi görünür. Çeşitli Girit fresklerinde mercanlar, istiridyeler, balıklar ve dalgalarıyla deniz, bir akvaryum güzelliğiyle resmedilmiştir.
Girit’in ticaret hayatı da oldukça zengin ve hareketliydi. Adada, standart bazı uzunluk ve ağırlık birimleri kullanılmakta; alışverişler, belirli büyüklükteki altın ve gümüş kütlelerle yapılmaktaydı.
Şimdi, bu noktada, konumuz açısından son derece önemli olan şu soru karşımıza çıkmaktadır: Acaba, Girit uygarlığı tamamen kendi iç dinamikleriyle mi doğup, gelişmişti; yoksa, bir başka uygarlığın etkisiyle mi? Bu sorunun cevabı, Akdeniz’in doğu kıyısında bulunabilir. Bunun için, Fenike ülkesine şöyle bir göz atmamız gerekecektir.
Fenike Uygarlığı


Fenike, günümüzde Lübnan ile Suriye ve İsrail’in sınırları içinde bulunan toprakların bir bölümünü kapsayan tarihi bir bölgedir. Kolonileri dışında başlıca kentleri Gebal (el-Cubeyl), Sidon (Sayda), Tsor (Sur) ve Beerot (Beyrut)’tur.
M.Ö. 400’lü yıllarda bu bölgede yaşayan halk, çeşitli etnik gruplardan oluşuyordu. Mısır firavunlarının kayıtlarında, bölge halkından “Ammurrular veya Amular” olarak söz edilir. Yunan kaynaklarında, Fenikeliler adına, ilk defa Homeros’un yazılarında rastlanır. Oysa Fenikeliler kendileri için, sonradan verilen bu ismi değil “Kenanlılar” adını kullanmışlardı. İbranice’de “Kenaani”, tüccar manâsına gelmektedir.
Gebal’de yapılan kazılarda, Fenikelilerin, 4. sülale zamanından itibaren Mısır ile ticari, kültürel ve dini ilişkiler kurduklarını gösteren bulgulara rastlanmıştır. Kısa bir süre sonra Mısırlılar, Fenike’nin büyük bir bölümünü egemenlikleri altına almışlardır.
Fenikeliler, deniz ticaretindeki maharetleri kadar, başarılı kolonicilikleriyle de ün kazanmışlardı. Ioppe (Yafa), Dor, Akko (Akka) ve Ugarit gibi bir dizi yerleşim merkezi yoluyla etkileri önce Ege’ye, oradan Batı Akdeniz kıyılarına ve Kuzey Afrika’ya kadar uzandı. Girit-Fenike ilişkileri de bu çerçevede binlerce yıl, son derece yoğun bir şekilde devam etmiştir.
Fenikelilerin zengin, parlak ve mükemmel sanat, kültür ve uygarlık hayatından günümüze ulaşan eserlerinde; Mısır, Mezopotamya, Ege ve Akdeniz unsurlarının ilginç bir karışımı gözlenir.
Prof. M. Ş. Günaltay, “Yakın Doğu” adlı kitabının üçüncü cildinde “...Fakat, sık sık yabancı kavimlerin istilâlarına uğrayan Fenike siteleri, insafsızca yakılıp, yakıldıklarından, saraylar ile sivil mimariden geriye pek az iz kalmıştır.” der. Fenike uygarlığına ait eserlerden, ancak derin toprak tabakalarıyla örtülü olanlar günümüze ulaşabilmiştir.
Bu tip bulgular arasında oymacılık, heykel, seramik, madencilik, kuyumculuk ve cam işlemeciliğiyle ilgili harikulade örnekler mevcuttur. Bu eserlerden ilk dönemlere ait olanlarda Mısır, Babil, Asur ve Hatti etkileri çok daha hakim ve belirgindir.
Fenikelilerin maden işleme konusunda özel bir maharete sahip oldukları anlaşılmakta- dır. Kafer-Carra’da bulunan silahlar, buna güzel bir örnek teşkil eder. Kartaca başta olmak üzere birçok kolonide ortaya çıkarılan çeşitli madeni araç, gereç ve eşyalar, Fenikelilerin maden işlemeciliğinde son derece ileri bir düzeye ulaşmış olduğunu göstermektedir.
Ticarete çok önem veren Fenikeliler, kıymetli taş ve madenlerden mücevherler ve süs eşyası yapımında da usta idiler. Akdeniz ve Ege ülkelerine sattıkları mücevherat arasında özellikle gerdanlıklar, küpeler, yüzükler, bilezikler, broşlar, madalyon ve altın düğmeler, rakipsiz kalitedeydi.
Fenikeli ustaların bu alanda verdiği ilk örneklerin, büyük ölçüde Mısır’da yapılmış olan ziynet eşyalarının taklidi yoluyla üretildiği anlaşılmaktadır. Mezar kazılarında bulunan bazı mücevherlerin, üzerlerindeki hiyerogliflerin acemice kazınmış olması dışında Mısır yapımı orijinallerine oldukça benzemesi, bunun delillerinden biridir. Fakat daha ileri dönemlere ait mücevherlerde; giderek artan incelik ve ustalık ile Fenike üslûbunun ağırlığı ve hakimiyeti, kolayca gözlenebilmektedir. Bunlar arasında, ince altın tellerden örülmüş gerdanlıklar, günümüz kuyumcularının vitrinlerini süsleyenler kadar alımlı ve zarifti.
Fenikeli tüccarların diğer gözde ürünleri ise göz kamaştırıcı renk ve desenlerle süslü kumaşlar ile değerli cam eşyalardı. Mısır’da, birinci Teb İmparatorluğu devrinden beri cam imal edilmekteydi. Ancak, sadece koyu renkli camlar yapabilen Mısırlılardan işin temel tekniğini alan Fenikeliler, kısa zamanda şeffaf cam yapımını ve bu camdan da üfleme yoluyla vazo, sürahi, bardak ve benzeri eşyalar imal etmeyi keşfettiler. Sidonlular, cam hamurundan ürettikleri eşyalar üzerinde yine camdan kabartma, sap, boyunluk ve altlık gibi kısımlar eklemekte, özellikle bazı sanatkârlar, imal ettikleri sanat değeri yüksek cam eserlerinin üzerine imzalarını da atmakta idiler. Böyle bir cam kase üzerine “Bunu Jason yaptı, satın alan onu hatırlasın!” cümlesi yer almaktadır.
Fenikeli sanatçılar fildişi işlemeciliğinde de ileri düzeylere ulaşmışlardı. Onlardan geriye kalan ve içinde güzel kokulu sıvılar ve esanslarla dolu küçük şişeler bulunan fildişi çekmecelerin yalnız dış yüzleri değil, iç yüzleri de nefis çiçekler, geometrik desenler ve insan figürleriyle süslenmişti.
Fenikeliler, günümüz uygarlığına bir çok alanda, büyük katkılarda bulunmuşlardır. Bunların en önemlisi, “yazı”dır. Eski Yunan tarihçilerinden itibaren, Fenike alfabesinin, batı alfabelerinin temelini teşkil ettiği görüşü, farklı milletlere mensup bir çok tarihçi tarafından tekrarlana gelmiştir. Meselâ Herodotos, fonetik alfabeyi Yunanistan’a Fenikeli Kadmos’un getirdiğini söyler.
Fenike alfabesinin kaynağı hakkında farklı görüşler vardır. Bunlar arasında en doğru görüneni, Fenike harflerinin Eski Mısır hiyerogliflerinden alındığı tezidir. Eski Mısır yazı dilinin üç farklı türü bilinmektedir. Bunlardan biri, büyük anıtlarda kullanılan ve nesnelerin, kendi tabii şekillerine benzer semboller aracılığıyla temsil edildiği hiyeroglif yazıdır. İkincisi, bu hiyeroglif şekillerinin sadeleştirilmiş formu olan “hiyeratik” simgelerden oluşur. Üçüncüsü ise hiyeratik sembollerinin daha da soyutlaşmış biçimi olan “demotik” harfler içerir.
Tarihçilerin çoğu, Fenike alfabesinin harflerinin demotik alfabeden uyarlanarak alındığı görüşündedir. Kendi dillerine has sesleri ifade için Fenikeliler, bunlara bazı harfler eklemişlerdir.
Fenikelilerin “Alef, bet, gimmel, dalet, ...vb” gibi harfleri üzerinde bazı ufak fonetik değişiklikler yapmak suretiyle Yunanlılar da “Alfa, beta, gamma, delta, ... vb” şeklindeki harflerle kendi alfabelerini oluşturmuşlardır. Bu alfabe, Yunanlılar aracılığıyla tüm batı toplumlarına yayılmıştır. Yani, batı dil alfabelerinin prototipini keşfetme şerefi, Fenikelilere aittir.
Eski Yunan Kültür Merkezleri


İyonya, yani Ege’nin Anadolu kıyıları ile Atina’nın, felsefe tarihi açısından ayrı birer yeri ve önemi vardır. Atina ile sürekli yakın ilişkiler içinde olan Sparta’dan da bu bağlamda söz edilmesi yararlı olacaktır.
Yunanistan Akaları, daha M.Ö. 12. yüzyıldan itibaren İyonya’ya göç edip, yerleşmeye başlamışlardı. Dorlar’ın Yunanistan’ı istilâsından sonra ise, Akalar çok daha geniş kitleler halinde bu göçü tekrarladılar. Ve onları izleyen Dorlar da Anadolu’nun Ege kıyılarına ulaştılar.
M.Ö. 11. yüzyıl dolaylarında Dorlar’ın Yunanistan’ı istilâsıyla başlayan ve “Yunan Ortaçağı” olarak adlandırılan dönem, yaklaşık 3 asır kadar sürmüştür. Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarına da konu olan bu devrede, Yunanistan’da yerleşik toplulukların çoğu, sonradan İyonya olarak adlandırılan Ege adalarına ve Batı Anadolu kıyılarına sığınmışlardı.
Dor istilâsının getirdiği önemli sonuçlardan biri, çözülen kabile yapısından kopan küçük toplulukların “polis” adı verilen bağımsız kent devletlerinin çekirdeklerini oluşturmasıdır. İlk kurulduklarında birbiriyle ilişkileri çok az ve sınırlı olan bu devletler arasında, ancak M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren kara ve deniz ulaşımının gelişmesiyle ticari ve kültürel münasebetler başlamıştır.
Dor kabileleri, Yunanistan’a girdikten sonra yavaş yavaş göçebelik dönemlerine ait geleneklerini bırakmaya ve yerleşik düzene geçişlerini sağlayacak uygulamalara başlarlar. Bu süreçte ilkin, işgal ettikleri toprakları bütün bir kabilenin ortak malı gibi gördüler. Sonra verimli tarlaları, belirli bir süre ekip-biçmek üzere aralarında kura çekmek suretiyle mümkün olduğunca eşit bir şekilde taksim etmeye başladılar. Bu uygulamanın lisanda bıraktığı ize, sonraki dönemlerde Yunanistan’da, şahısların kendi malı olan ve miras yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılan topraklara verilen “kleros” (kura çekme) teriminde rastlanmaktadır. Buna karşılık Dorlar, Krala ve Tanrı’ya ayırdıkları toprakları ise farklı bir isimle (temenos) adlandırmışlardı.
Ancak, kişisel mülkiyet anlayışının ilkel bir şekilde uygulanışı, hukuk alanındaki kurumları ve kültürel birikimi henüz yeterli düzeye ulaşmamış olan böyle bir toplumda, hoş olmayan sonuçlar doğurmuştu: Dorlar, işgal ettikleri toprakların eski sahiplerini, her türlü haktan yoksun köle toplulukları olarak gördüler. Özellikle Sparta’da hakim ve yaygın olan bu tavır sonucu, helot adı verilen eski Aka köylüleri, Yunan toplumunun “köleler sınıfının” esasını oluşturdular. Mal ve mülk miktarını çeşitli gerekçeler ve uygulamalarla aşırı derecede arttırmış olan kesim ise “Aristokrat sınıfını” teşkil ettiler. Eski Yunan toplumunun üçüncü sınıfı ise aristokratların himaye ve insafına sığınmış olan, arazilerini ve mallarını çeşitli nedenlerle yitirmiş Dor kökenli yurttaşlardı.
Dor polislerinden, Yunan yarımadasında ve çevresindeki adalarda kurulmuş olanlar ile İyonya’da kurulanlar mukayese edildiğinde, Batı Anadolu’daki kent devletlerinin çok daha gelişmiş, düzenli ve güçlü oldukları görülür. İyonya’daki bu şehir devletleri, çevrelerindeki diğer polislerle oldukça ileri düzeylerde ilişkiler içinde bulunmaktaydılar. Yunan yarımadasındaki kent devletleri ise hem çok daha sonraları kurulabilmiş, hem de uzun süre, içlerine kapalı küçük kabile yerleşimlerinden ibaret kalmışlardı.
Zaten polis (veya ptolis) kelimesiyle ilgili etimolojik araştırmalar, bu kelimenin gerçekte Yunanca olmayıp, Anadolu kökenli olduğuna işaret etmektedir. Dor istilâsından çok daha önceleri Anadolu kıyılarına yerleşmiş olan Akalar, buralarda Hitit ve diğer Anadolu uygarlıklarına ait gelişmiş, düzenli ve zengin şehirleri görme ve onlarda ortak olan kimi uygulamaları aynen alıp, benimseme ve geliştirme imkânı bulabilmişlerdi. Akalar, bu şehirlerden ele geçirebildiklerinin çevresindeki toprakları da kısmen işgal ederek, bir tür kolonizasyon faaliyeti çerçevesinde, “polis” adını verdikleri, belirli ve sınırlı bir bölgeyi kapsayan askeri, ticari ve kültürel merkezler kurmuşlardı.
Daha sonra Yunan yarımadasında da görülmeye başlanan polisler ise, ancak, yüksek sıradağlar veya denizle birbirinden ayrılmış küçük düzlüklerde, çok daha ilkel ve dağınık Dor kafilelerince kurulan ve dıştan gelebilecek tehlikelere kapalı ve güvenli mekanlar oluşturma amacına yönelik yerleşim birimleriydi. Zamanla gelişen ve çevreleri surlarla çevrilen bu küçük şehirler; genelde merkezde yer alan tapınaklar, resmi daireler ve agora denilen pazar yerlerini çevreleyen evlerden oluşmaktaydı.
Yunan yarımadasındaki şehir devletçikleri arasındaki çekişme, mücadele ve savaşlar olağan sayılmaktaydı. Her şehre ait silahlı birlikler, zaman zaman çevrelerindeki komşularına baskınlar düzenlemekte, oralarda ele geçirdikleri ziynet eşyası, mal ve hayvanlar ile, benzer şekilde bir tür ganimet olarak gördükleri insanları, kendi polislerine getirmekteydi. Savaş ve çatışmanın normal, barış dönemlerinin ise olağanüstü durumlar olarak görüldüğü şehir devletleri, sadece dini amaçlarla işbirliği yapmakta idiler.
Kutsal bir mekanı, meselâ bir tapınağı; yabancı saldırı ve istilâsından korumak üzere, aynı dini görüşleri paylaşan bazı şehir devletleri bir araya gelerek “amfiktiyoni” adı verilen dini konfederasyonlar kurmaktaydılar. Ayni amfiktiyoninin çatısı altına giren şehirler ve kabileler, dış tehdit halinde, aralarındaki diğer problemleri geçici bir süre görmezden gelerek, elbirliğiyle kutsal mekanlarını savunmaktaydılar. Apollon’un doğum yeri olduğuna inanılan Delos adası, 6 Dor şehrinin Dadya yarımadasında Apollon tapınağı çevresinde kurdukları birlik tarafından; ilkin sadece Kikladları kapsayan, sonra, tüm İyon dünyasını içine alan bir amfiktiyoninin merkezi sayılmıştır. Onhestos tanrısı Poseidon’a ait tapınağın çevresinde kurulan Boiotya amfiktiyonisi ile Termopilia’daki Demeter tapınağını merkez alan ve Teselya ile orta Yunanistan’daki bir çok şehir devletini kapsayan konfederasyon da önde gelen amfiktiyonilerdendi.
Yunan şehirlerinin siyasi ve kültürel faaliyetlerini yönlendirilen hakim çevreler genelde aristokrat sınıfı mensuplarıydı. Aristokrat sınıfına en yaygın şekilde İyonya, Argolis, Attika, Boiotya ve Euboia’da rastlanmaktaydı. Ancak göçebelik dönemi adetlerini uzun süre muhafaza eden Sparta’nın kendine has sosyal ve idari düzeni, bu sınıfın gelişimine imkân vermemişti.
Sparta’da, işgal ettikleri topraklardan kaçamayan halkı tamamen köleleştiren Dorlar, İyonya’da daha yumuşak davranmak zorunda kalmış ve bu insanların bir kısmına bazı siyasi haklar tanımışlardı.
Bu uygulama önemli kültürel ve entelektüel sonuçlar doğurdu. Böylelikle İyonların arasına bazı Anadolu ve Ortadoğu topluluklarının düşünce, inanç ve uygulamalarının nüfuz edebilmesi mümkün olabildi. Meselâ, sonraki dönemlerde Yunanlılar arasında çok popüler bir konum kazanan Efesos’taki Artemis kültü, bu etkileşime ilginç bir örnektir.
Bu dönemde, komşu topraklarda büyük bir devletin bulunmayışı ve Orta Anadolu’daki Frigya ve Lidya krallıklarının, başlangıçta Ege kıyılarına yönelik emperyalist siyasetler ve baskılar uygulamamaları nedeniyle; İyonya şehirlerinin huzur içinde yaşayan halkı, hızlı bir kalkınma ve gelişme hamlesi gerçekleştirme fırsatı bulabilmişlerdi.
Herodotos, bu şekilde süratle ilerleme imkânı bulabilen 12 İyon şehrinden söz eder. Bu şehirler, “Panionion” adındaki dini ve siyasi nitelikli konfederasyonun çatısı altında; oldukça yoğun ticari, kültürel ve siyasi ilişkiler gerçekleştirmekteydiler. Bu işbirliği sayesinde İyonya M.Ö. 5. yüzyıla dek Ege bölgesinin, bir kültür ve ticaret merkezi olma özelliğini koruyabilmişti .
Homeros destanlarında İyonyalı seçkinlerin yaşayış biçimlerine dair ayrıntılı tasvirlere yer verilmiştir. Buna göre her aristokrat aile, kendisine ata olarak bir kahraman veya tanrı belirlemişti. Şehir devletlerinin kralı da bu ailelerden birine mensuptu. Aristokratların servetleri, kısmen, kiraya verdikleri veya kölelere işlettikleri geniş topraklı çiftliklerden ve geniş hayvan sürülerinden kaynaklanmaktaydı. Ama, konfederasyona komşu topraklara düzenledikleri saldırılar esnasında çaldıkları eşyalar, hayvanlar ve köle olarak sattıkları esirler de servetlerinde önemli bir paya sahipti. Çiftliklerde, tahkimli şatolarda veya “Odisseia’da söz edilen Faiaklar kralı Alkinoos’un çerçevesindeki 12 asil” gibi, saraylarda yaşayan aristokratlar, bir sefer veya savaş durumunda harp arabaları ve çoğu atlı olan kalabalık maiyetleriyle birlikte krala eşlik etmekte veya bazen kendi hesaplarına korsan saldırıları düzenlemekteydiler. Sonuçta İyonlar, gerek tarım ve hayvancılık, gerek savaşlar ve baskınlarla elde ettikleri ganimetler yoluyla oldukça zenginleşmişlerdi. Buna bir de zamanla iyice gelişen ticaret yoluyla sağlanan gelir de eklenince, İyonya şehirlerinde son derece müreffeh ve konforlu bir hayat standardı yaygınlaşmış oldu.
Bu dönemde, İyonya’nın 12 büyük şehri, Asya’nın içlerinden kara yoluyla getirilen malların, denizyoluyla-özellikle doğu Akdeniz’in zengin ülkelerine-sevk edildiği ticaret merkezleri halini aldı. Kervanlar ve gemiler çeşitli ticari eşyaların yanı sıra, Doğu ülkelerine ait bir çok buluşu, öğretiyi, görüşü ve tekniği de taşımakta ve yaymaktaydı.
12 ünlü İyon kentinden en güneyde olan Miletos, Ege’nin en gelişmiş ve zengin şehirlerinden biriydi. İçinde çeşitli ırklardan, milletlerden ve dinlerden pek çok insanın üstün bir hayat standardını paylaşarak çeşitli alanlarda işbirliği yaptığı ve kaynaştığı bu şehir, batı felsefesinin beşiği olmuştur.








Antik Yunan Felsefesi’nin Doğuşu: İyon Felsefe Okulu
Felsefe tarihçileri, batı felsefe geleneğini, genelde, İyonyalı düşünürlerle başlatırlar. İyon şehirlerinin ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel bakımlardan son derece uygun ortamı, ilk sistemli batı felsefe okulunun beşiği olmuştur.
Miletoslu Thales (M.Ö. 624-546), Anaksimenes (M.Ö. 585-528) ve Anaksimander (M.Ö. 610-542) ile temsil edilen bu ekol, değişik adlarla anılır. Meselâ yer aldığı yöre nedeniyle “Miletos veya İyonya Okulu” olarak isimlendirilirken, mensupları da felsefenin kapsamına girebilecek pek çok şeyi dışlayarak özellikle “kozmoloji” konusuyla ilgilendiği için, “İyonyalı Fizikçiler” adıyla bilinir.
Öncüleri Thales olan İyonya Okulu mensubu fizikçiler, aydınlatılması gereken temel konu olarak, “tüm kâinatın kendisinden oluşturulduğunu varsaydıkları temel unsur (arkhe)nin belirlenip, tanımlanmasını” seçmişlerdi. Thales’in yazılarından hiçbiri günümüze ulaşmamıştır. Anaksimander’den ise sadece “Peri Fuses” (Tabiat Üzerine) adlı eserinin küçük bir kısmı bizlere intikal edebilmiştir.


Thales

Bizzat Thales’e ait olan hiçbir yazılı metine sahip değiliz. Yaşadığı dönemden kalan kaynaklarda da Thales adına rastlanmaz. Thales’in Batı felsefesinin ilk temsilcisi olduğu görüşü, daha sonra yaşamış olan Platon ve Aristoteles gibi filozofların eserlerinden kaynaklanır. Bu iki düşünürden daha az tanınan başka yazarlar da Thales’le ilgili birçok rivayetler aktarırlar. Bu tür kitaplarda, Thales Eski Yunan’ın “Yedi Bilge”sinden biri olarak gösterilir ve önemli bir kısmının yakıştırma olması muhtemel pek çok olay ve ifade, ona atfedilir. Bunlara göre, “En güç şey nedir?” sorusuna “Kendi kendimizi tanımak”; “En kolay şey nedir?” sorusuna “Başkalarına öğüt vermek!” ve “Tanrı nedir?” sorusuna da “Ezeli ve Ebedi olandır!” cevabını veren Thales, kendisine “Nasıl ahlâkımı düzeltebilirim?..” diyen birine de “Başkaları yaptığında kınadığın şeyi yapmayarak!” karşılığını vermiştir.
Bir başka rivayete göre, Thales bir gece, gökyüzündeki yıldızları daha iyi görebileceği bir yer ararken, bir kuyuya düşer. Kendisini bu durumda gören bir genç kız onunla alay etmek için şunları söyler: “-(Büyük bilge) Gökte neler bulduğunu anlamaya kalkıştı, ama meğer ayaklarının altında ne olduğundan bile habersizmiş!” Platon, bu konuda onu şöyle savunur: “Birçok büyük düşünür, önemli evrensel gerçeklere ulaşma çabası içindeyken, yakın çevresini ihmal etmek zorunda kalmıştır.”42
Gençlik döneminde, onu evlenmeye ikna etmeye çalışan annesini “ – Daha bunun için vakit erken!” diyerek avutan Thales, yaşı ilerlediğinde, ısrarlarını arttıran annesini kırmamak için ona bu defa da: “-Artık ben evlenme çağını geçirdim!” karşılığını vermeye başlar. Ömrünü “gerçeği arama ve bulma yolunda” sarf ettiği söylenen Thales’in, çabalarını özellikle, “kâinatın nasıl ve neden yaratıldığı” sorusunun cevabını bulma yönünde yoğunlaştırdığı anlaşılmaktadır.
Değişik kaynaklarda, Thales’in birçok değişik özelliği anlatılır. Meselâ, Heredotos’a göre O, İyon kentlerinin bir konfederasyonun çatısı altında birleşmesi gerektiği görüşünü azimle savunan becerikli bir devlet adamıdır. Kallimakhos’un aktardığı bir rivayete göre ise Thales denizcilere, açık denizde yol bulmakta kullanabilecekleri teknikleri öğreten bilge bir seyyahtır. Ayrıca başarılı ve zengin bir tüccar da olduğu söylenen Thales, ticaret amacıyla birçok uzak ülkeyi gezme imkânı bulmuş ve Mısır’da bir süre de, ikamet etmişti. Orada, piramitlerin yüksekliğini ölçtüğü ve gemilerin kıyıdan uzaklığını hesaplama tekniği üzerinde çalıştığı da anlatılır.
Bir kısmının gerçekliği tartışmalı olmakla birlikte, kesin olan husus, bu tür rivayetlerin onun şöhretinin bir göstergesi olduğudur. Lidya kralı Alyattes ile Med kıralı Kyaksares arasındaki savaşa son veren güneş tutulmasını önceden tahmin etmesi ise, tarihçilerin genelde kabul ettiği bir rivayettir.
Günümüz bilim adamlarına göre, Thales’in; bir güneş tutulması olayının tam yerini, tarihini ve niteliğini hatasız bir şekilde öngörmesini sağlayacak tüm bilgilere sahip olması mümkün olmayacağından, bunun, ancak yaklaşık bir tahmin olabileceği kabul edilebilir. Heredotos da bu noktayı teyit eder bir şekilde, Thales’in, güneş tutulmasının sadece “senesini” önceden bilebildiğini yazar. Ne olursa olsun, çok önemli bir savaş sırasında, tam bir güneş tutulması olayının gerçekleşmesi, Thales’e–abartılı da olsa–astronomi alanında büyük bir şöhret kazandırır.
Thales’in şu geometri ilke ve teoremlerini Yunan dünyasına ilk tanıtan kişi olduğu da söylenir: 1-) Çap, çemberi iki eşit parçaya böler, 2-) Bir ikiz kenar üçgenin taban açıları birbirine eşittir, 3-) İki doğrunun kesişme noktasındaki ters açılar, birbirine eşittir, 4-) Köşesi çember üzerinde olan ve çapı gören açı, dik açıdır, 5-) Tabanı ve buna komşu iki açısı verilen üçgeni çizmek mümkündür. Thales’in, çemberi çapıyla ikiye bölmek suretiyle geometride “formel inceleme yöntemi”ni bulduğu da söylenir.
Thales’in bu etkinliklerinden hangisinin ona Batı felsefe geleneğinin başlatıcısı olma şerefini kazandırdığı sorusuna, Aristoteles’in de yönlendirmesiyle verilen en yaygın cevap; diğer iki ünlü Miletos’lu filozofun da ele aldıkları başlıca husus olan “kâinatın temel maddesinin ve orijininin araştırılması” şeklinde olmuştur.
W. Weischedel, bu görüşü şöyle teyit eder: “Platon, Aristoteles ve diğer birçok düşünürün Miletos’lu Thales’i ilk filozof olarak nitelemelerinin nedeni şu olsa gerektir: O, tek tek sayısız nesneyi değil, tüm varlıkların özünü ele almıştır; Dağları, hayvanları, bitkileri, rüzgarı, yıldızları, insanı, davranışlarını ve zihnini tek tek incelemek yerine; tümünü, en genel özellikleri açısından değerlendirmeye çalışarak: “–Tüm bu varlıkların özü nedir? Bunlar nereden gelmekte, nereden kaynaklanmaktadır? Var oluşu ve varlığının devamını sağlayan o tek, her şeyi kapsayan şey, ilk arkhe nedir?” şeklindeki en temel sorulara cevap aramıştır. Thales bu yaklaşımıyla, batıda felsefe geleneğini başlatan kişi olmuştur.”
Thales’in bu temel sorulara verdiği cevap, bize tuhaf görünebilir. Çünkü, rivayet edildiğine göre o, her şeyin kökeninin su olduğunu öne sürmüştür. Su, maddi bir varlık olduğu için bazı felsefe yorumcuları Thales’i, varoluşu maddi temellerle açıklamak isteyen bir materyalist olarak değerlendirirler. Gerçi bu hiçbir zaman düşünce tarihçilerinin çoğunluğunun kanaati olmamıştır, ama, insanlık tarihi kadar eski “teizm–ateizim” çekişmesi çerçevesinde, materyalizm yönünde görüş bildiren bazı filozoflar olmuştur. Acaba Thales’i bu bakımdan hangi guruba dahil etmek gerekir?
Thales’ten bize kalan ikinci ana görüş olan “Her şey Tanrı(lar) ile doludur!”cümlesi, onun durumunu açıkça gösterir. O, muhtemelen bu ifadeyle şunları anlatmak istemiştir: ”Bizim karşımızda gördüğümüz varlıklar, bu maddi evren, bazı ilahi güçlerin yansıma veya tecelli ortamıdır. İnsan; kâinatın, sadece gözle görebilir maddi nesnelerin toplamından ibaret olduğunu zannederse, yanılmış olur. Şunu bilmeliyiz ki, nesneler, aslında içlerinde tanrısal bir gücün egemen olduğu ve orijinleri manevi olan varlıklardır.”
Bu noktada Aristoteles, Thales’in görüşlerini şöyle yorumlar: “Thales’in bu sözlerinin esrarını çözmeye çalışırken aklıma “Okeonos” geldi. İşte o zaman, yani bu en eski mitolojik kültür açısından konuya bakınca gözümün önünde, O ezeli ırmak canlandı. Anlaşılan, Thales, sudan bahsederken maddi bir arkheyi kast etmeyip tam aksine varlıklar için ilahi bir orijin tasavvur eder. Buna, her şeyin Tanrılarla dolu oluşuna dair cümlesini ekleyince ortaya şu tablo çıkar: Var olan her şey ilahi güçlerle yönetilir. Tüm dünyada, aynı ve bir olan ilahi ilke egemendir ve her şey, ilk varoluşunu da, varlığını sürdürebilmesini de ona borçludur.”
Ç. Dürüşken’in “Thales’in Arkhesi üzerine Filolojik Bir İnceleme”43 adlı araştırma yazısı, bu konuyla ilgili bazı enteresan hususlar kapsar: “...İyonya doğa filozoflarından ilki olan Miletos’lu Thales’in; varlığın temel yapı unsurunun (arkhe) “su” olduğunu söylediği ileri sürülmektedir. Thales, bu tezini, birçok nedene dayandırmış olabilir. Ancak, bize doğrudan, Thales’e ait bir metin ulaşmadığı için; bu konuda, kendisinden sonra yaşayan bazı düşünürlerin; özellikle Platon, Aristoteles ve Theophrastos’un yorumlarıyla yetinmek zorundayız. Yine bu nedenle, Thales’in su veya sıvı manâsına gelen hangi Grekçe kelimeyi kullandığı hususu da tartışmaya açıktır... Nitekim çeşitli düşünürler ve yorumcular, Thales’in arkhe olarak benimsediği unsuru ifade için, farklı Yunanca kelimeler kullanmışlardır. Bu tür metinlerin genel bir taramasında, en sık rastlanan kelimeler şunlardır: 1-) Hüdor: Her çeşit su; kaynak suyu, nehir suyu, yağmur, yağmur suyu. Homeros bu kelimeyi deniz suyu ve su saatinin suyu manâlarında da kullanmıştır. 2-) Hügros: Islaklık, yaş, nemli, sulu, akıcı, nem, su, sıvı. 3-) Khulodes: Özsu, usare, canlıların sıvı kısımları.
Bu kelimeler dışında, Thales yorumcularının metinlerinde rastlanmayan, ama su veya sulu, sıvı, nem, nemli manâlarına gelen başka Grekçe kelimeler de vardır. Meselâ, fırtınalı, sağanak yağmur anlamındaki Ombros kelimesi, kimyasal bir bileşik olarak “su” manâsında da kullanılır. Hüdatinos, sıfat olarak; sulu, nemli, ıslak, suya ait, bol sulu ve isim olarak da nem, su, yağmur manâlarına gelir. Hüdrelos ise, suyla ilgili veya sulu demektir.
Aristoteles, Theophrastos, Hippolytos, Epiphanius ve Plutarkhos’un eserlerinde daha çok “hüdor” kelimesi kullanılmış olmakla birlikte bunların bir kısmında “hügros” kelimesine de yer verilmektedir. Bu konuyu Latince’ye aktaran düşünürlerin bazıları hüdor kelimesini ve Latince karşılığı olarak “aqua”yı tercih ederken, bazıları da “hügros”u ve karşılığı olarak “umor”u seçmişlerdir.
Eski Grek yazar ve düşünürlerinden günümüze ulaşan metinlerin karşılaştırmalı yorumlarından anlaşıldığına göre, Thales’in, arkhesini ifade amacıyla tercih ettiği “terim” her ne ise, genelde su manâsında kullanıla gelen kelimelerden daha derin ve farklı manâlar içermekteydi.
Bu noktada, Thales’in arkhesini, Yunanca olmayan bir kelimeyle karşılamış olması da mümkün görünmektedir. Ortaya çıkan bu durumun muhtemel nedenleri arasında Miletos’lu filozofların benimsediği bazı öğretiler de bulunabilir. Sahakian, “Felsefe Tarihi” adlı kitabında, Thales’in, yıldızlar arası ortamın da bu türden bir “sıvı” ile dolu olduğuna ve dünyanın bu “sıvımsı ortamda” adeta yüzer gibi hareket ettiğine inandığını belirterek; Thales ve diğer İyonyalı filozofların “hilozoizm”; yani maddenin ruh, hayat ve his gibi özelliklere sahip olduğu görüşünü benimsediklerine ve bu nedenle, varlık ve hayatı, birbirinden ayrılmaz nitelikler olarak gördüklerine işaret eder. Bu çerçevede Thales, Tanrı’nın, maddenin üç temel biçimde belirlenişine aktif olarak iştirak ettiğini öne sürmüştür.44
Hilozoizm, Yunanca “hyle:madde” ve “zoe:hayat” kelimelerinden türetilen ve felsefede, maddenin ya bizzat veya “dünya” (kâinat) ruhu gibi bir ilkenin etkisi altında, “canlı”lık niteliği taşıdığını kabul eden görüşe verilen addır.
Düşünce tarihi boyunca, tabiatı, maddenin canlılığı prensibinden hareketle yorumlayan birçok öğretiye rastlanır. Hilozoizm; animizm ve panpsişizimden birçok yönüyle ayrılır. Miletos okulu ile başlayan hilozoizm, bazı değişikliklerle Orta Çağ ve Rönesans dönemlerinde tekrar ortaya çıkmıştır.
Ç. Dürüşken, bu hususlara şunları ekler: “...Stobeus, Thales’in, evrendeki düzenin (aklın) Tanrı’dan geldiğini, her şeyin canlı olduğunu (daimonlar ile dolu olduğunu) ileri sürmek suretiyle, aslında ilk unsurun aktivitesinin Tanrısal bir güç kapsadığı tezini savunduğunu belirtir. Cicero da Thales’in bu konudaki düşüncesini benzer ifadelerle nakleder.”
Bu görüşleri anlamaya çalışırken, Thales’in yaşadığı dönemde, kâinatın orijini hakkında yaygın olan mitolojik arka plânı da göz önünde bulundurmak yararlı olur. O dönemin kozmogonistlerine göre “su üzerinde yüzen bir diske benzeyen dünya, dev bir kutu gibi tasavvur edilen gökyüzünün altında yer alan bir tür kapaktır.” Grekler arasında yaygın olan en eski yaratılış mitlerinden “Okeanos”a göre ise dünya, Okeanos nehriyle çevrili bir adadır. Homeros’un Okeanos’u her şeyin kaynağı ve ilk ilkesi olarak anlatan ifadeleri, Thales’in görüşlerine oldukça büyük benzerlikler taşır.
Eski Yunan mitlerinde, Okeanos, karısı Tethys ile birlikte, her şeyin orijini olarak görülür. Kendisine sınırsız bir yaratma gücü atfedilen Okeanos, dünyanın en uç noktasına kadar bir nehir gibi akmış ve arkasında bazı “girdaplar” ile birtakım özel “daireler” veya “halkalar “bırakmıştır. Her şey gibi, tüm nehirlerin, denizlerin ve diğer suların da Okeanos’un geniş ve güçlü akıntılarından oluştuğuna inanan Yunanlılar, onu, dünyayı biçimlendirip, sınırlayan ve dünya ile diğer varlık alemleri arasında iletişim sağlayan bir “aracı” olarak da görmekteydiler.
Hesiodos, Okeanos’u Şöyle anlatır: “... toprak ana Gaia, Khaos’tan çıkar çıkmaz Uranos’la Pontos’u, yani göğü ve suları yaratır. Sonra da Uranos’la-sarmaşıp kucaklaşarak-derin anaforlu Okeanos’u doğurur.45 Okeanos, diske benzeyen yeryüzünü çepeçevre sarar. O, aslında deniz veya okyanus değil; derin anaforlu, burgaçlı evrensel bir ırmak gibidir.”
Ünlü Fransız şâiri Lamartine, eski Yunan mitolojisinin geneline hakim olan eğilimi şöyle ifade eder: ”—Yunanlı, kıvrak cana yakın zekâsının ve geniş muhayyilesinin eseri olan güzel hayallere ve onlardaki gerçeğimsi gölgelere tapar. İnsan kalbinde ne kadar korku ve ne kadar tutku varsa, Yunanistan’ın verimli ikliminde o kadar tanrı doğmuştur. Orada her sembol için bir tanrı benimsenmiş, ruhun her iniltisine ve her çığlığına birer ruh atfedilmiştir...” Bu üretken muhayyile, doğunun gelenek ve dinlerinden de bazı unsurlar alıp, özümseyerek, ortaya çok zengin bir mitolojik literatür koymuştur.
Çeşitli ülkelerin mitolojilerinin mukayesesi ve dinler tarihiyle ilgili araştırmalar sonucu, Yunanlıların bu görüşlerinden önemli bir kısmının onlara, eski Doğu kültürlerinden intikal ettiği anlaşılmıştır. Thales’in sık sık Doğu ülkelerine özellikle Mısır’a yaptığı gezilerde eski Mısır ve Mezopotamya kültürlerinde suya büyük ilahi güçler atfedildiğini müşahede ettiği kesindir. Eski Mısır din ve mitolojisinde baş figür Nil ve kutsal suları, Mısır’a hayat bahşeden güç olarak görülür. Benzer şekilde, eski Mezopotamya kültüründe de su- toprakla birlikte- “hayat soluğu” kapsayan her şeyin yaratıcısı (Nig-zi-gal-dim-me) olarak tanımlanır ve suya; aktif ve bilinçli bir düşünme ve yaratıcılık gücü atfedilir.
Thales yorumcularının ondan naklettikleri “....Her şey (tanrılarla) doludur ve her şey, Tanrısal bir yaratıcı güç taşıyan sudan yaratılmıştır...” şeklindeki ifadeye; eski Mezopotamya ve Mısır kültürüne ait birçok metinde bazen aynen, bazen de ufak değişikliklerle rastlamak mümkündür.
Thales’in “her yeri doldurduklarını” öne sürdüğü “varlıklar”ı ifadede kullandığı terim de, arkheik sıvıyı belirtmekte kullandığı kelime kadar tartışmaya açıktır. Bazı Thales yorumcuları bu kavramı “teos” terimiyle karşılarken, bazıları da “nus Tu Kosmu” (evrensel akıl) kelimelerini tercih etmişlerdir. Cicero ise bu terimi “mens” (ruh, zihin, akıl) olarak tercüme etmiştir.46 Platon, Thales’in bu görüşünü adeta tüm felsefenin özü olarak benimseyerek şöyle sorar: “Her şeyin (ruhlar)la dolu olmadığını söyleyebilecek biri var mı?
Thales, dünyanın düzenliliğini ve akliliğini, nesnelerin yaratılışında varolan ve onları, önceden kararlaştırılmış belirli bir sona yönlendiren İlahi güce bağlar. Kâinatın tüm kesim ve unsurlarının, nesnelerin genel düzeni çerçevesinde belirli bir amaca hizmet ettiği ve tüm varlığın belirli bir kadere doğru yönelmiş oldukları görüşü, yani teleolojik bakış açısı, istisnalar dışında tüm Yunan düşünce geleneğine hakim olup, özellikle de Aristoteles tarafından sistemli bir şekilde dile getirmiştir.



Anaksimenes ve Anaksimander


İyonya Felsefe Okulu’nun diğer iki mensubu olan Anaksimenes ve Anaksimander de “kozmik varoluş” konusunu felsefelerine esas almışlardır.
Anaksimenes arkhe olarak “hava”yı seçti. Ancak bu “hava” kavramını; günlük konuşma dilinden daha farklı, karmaşık ve kapsamlı bir manâda “canlandırıcı soluk veya bir tür ruh” şeklinde tanımladı.
Thales’in evrenbilimle ilgili görüşlerini benimseyen Anaksimander ise, tüm Miletos fizik felsefesini çatısı altına toplayan bir sistem geliştirdi. Anaksimander’e göre “Arkhe, Aperion’dan (Sınırsız’dan veya Sonsuz’dan) oluşmuştur. Sınırsız olan Tanrı, yarattığı sonlu maddi varlıkların tersine, ‘sonsuz’ olmalıdır. Madde dolaysızca algılanabilir, ama onu var eden ve en temel olgusallık olan Sonsuz, yani Tanrı, doğrudan algılanamaz. Aperion, kâinatın tüm öğelerini kapsar. Varlıkların Aperion’dan türeyişi “sıcak” ve “soğuk” ikilisinin fonksiyonlarıyla gerçekleşir. Temel öz olan Thales’in sıvısı, “soğuk ve sıcak”ın etkileşimiyle oluşturulur ve üç birincil unsur (toprak, hava ve ateş) ondan türer. Anaksimander, ruhların maddi ve manevi alemler arasındaki yolculuklarını açıklayan ve Hindu geleneklerine benzerlikler taşıyan bir teori de geliştirmiştir.”47


İyon Okulu” sonrası Yunan Felsefesi


Yunan felsefesinin İyonya Okulu sonrası dönemdeki seyri, başlıca iki ana çizgiye ayrılır. Bunların ilkini, kendilerine ana tema olarak “varlık” ile “oluş” konularını seçen Elea düşünce akımı ve ikincisini ise ondan tamamen bağımsız bir konumda olan matematiksel felsefe teşkil eder.
“Varlık” ve “varoluş” konularını temel inceleme alanı olarak seçen Elea Felsefe Okulu’nun başlıca temsilcileri; kurucu Ksenophanes ile onun görüşlerini, sanki birbirine tamamen karşıtmış gibi görünen iki farklı yaklaşımla ele almış olan izleyicileri Herakleitos ve Parmenides’tir.

Elea Felsefe Okulu ve Ksenophanes


Eleacılığın kurucusu, Platon başta olmak üzere birçok düşünüre göre Kolophon’lu Ksenophanes’tir. Günümüzde Değirmendere olarak adlandırılan yerde yaklaşık olarak M.Ö. 570 yılında doğduğu sanılan Ksenophanes, M.Ö. 546 yılındaki Pers istilâsından sonra İyonya’yı terk etmiştir.
Elea, İtalya’nın güneyinde yer alan bir Yunan kolonisidir ve İyonya’nın Phokia, yani Foça yöresinden gelen göçmenlerce kurulmuştur. Bu “İyonya” bağlantısının, felsefe tarihi açısından özel bir önemi vardır.
Störing, Ksenophanes’i şöyle anlatır. “Ksenophanes, Yunanistan’da bir dönem yaygınlaşan ‘mitolojik din’e ve akıl dışı inançlara karşı, felsefenin ilk sarsıcı ve korkusuz saldırısını başlatan kişidir. İnsani zaaflar ve kusurlarla dolu çok sayıdaki Yunan tanrılarının, Tanrı olarak nitelenmesinin bile uygun olmayacağını belirten Ksenophanes, Homeros ve Hesiodos’un; hırsızlık, dolandırıcılık, eşini aldatma gibi insanlar arasında bile çirkin ve ayıp sayılan şeyleri tanrılara yakıştırmakla çok büyük hata yaptıklarını söylemiştir. Ksenophanes, günümüze sadece küçük bir bölümü kalmış olan bir yazısında insan biçimli (antropomorph) tanrı anlayışını da şöyle tenkit etmiştir: “(Günümüzde) bazı insanlar, tanrıların kendileri gibi doğurduğunu, insan biçiminde olduğunu, bizler gibi giyinip kuşandığını, vb. sanıyorlar. Öküzlerin, atların ve aslanların da elleri olsaydı ve tanrılarının bu mantıkla resimlerini ve heykellerini yapmaya kalksalardı, onlar da tanrılarını öküz, at veya aslan biçiminde tasvir edeceklerdi. Nitekim zenciler tanrılarını kara derili ve yassı burunlu, Trakyalılar ise mavi gözlü ve kızıl saçlı sanırlar.
Ksenophanes’e göre şurası kesindir: Birçok tanrı, hep bir arada varolamaz ve bir tanrının, başka bir tanrıya buyrukta bulunması düşünülemez. En yüce ve en iyi olanın yalnızca bir ve tek olması gerekir. Bu bir ve tek olan Tanrı, her yerdedir. Onun ne düşünceleri, ne de yapısı, yarattıklarına benzemez.
Yunan filozofları içinde Ksenophanes’in tutarlı ve geçerli bir mantıkla, gerçeğe aykırı her türlü hurafeye, Eski Yunan mitolojisine ve bu arada reenkarnasyon inancına karşı savaş açan ilk düşünür olduğu sanılmaktadır. Evrenin birliğini ve bütünlüğünü göz önünde bulundurarak ortaya attığı, ‘sayısız türdeki görüntünün ardındaki değişmez, kalıcı, öncesiz ve sonrasız Tek Varlık’ öğretisinin, tutarlı olduğunun gösterilmesi ve ispatlanması işi, onu izleyen filozoflarca gerçekleştirilmiştir.”48
Sahakian, Ksenophanes’in felsefe tarihinin gelişimini nasıl etkilediğini şöyle açıklar: “Ksenophanes tam ve mükemmel olduğu için değişmesi söz konusu olmayan ve (yarattıklarına benzer şekilde) hareket etmekten münezzeh bir ve tek olan Tanrı’yı “evrendeki sınırsız nitelik ve çeşitlilikteki fenomen ve gelişim süreçlerinden sorumlu tüm güçlerin tek hakimi ve yöneticisi olarak” tanımlamak suretiyle; temel metafiziksel sorulara karşılık olarak, “bir cevaplar sistemi” formüle etti. Ksenophanes ayrıca bu şekilde, tüm felsefenin temel ilgi alanını oluşturan iki noktaya dikkatleri çekmiş oldu: “Varlık” ve “oluş”. Ksenophanes’in bu iki temel hususa vurgusu, kendisinden sonra gelen felsefeciler arasında yoğun bir tartışma ortamının doğmasına yol açtı ve felsefenin gelişimi, karşıt görünüşlü iki doğrultuya yönelmiş oldu: “Tam ve mükemmel olarak gelişmiş olan varlık aleminin incelenmesi” veya “evrenin, sayısız ve sınırsız gelişim ve değişim süreçlerinin bir toplamı olarak değerlendirilmesi”. Bu görüşlerin lider temsilcilerinden olan Eleatik filozof Parmenides (M.Ö. 540-470) nihai tözün “değişmez ve ebedi Varlık” olduğu tezini savunurken, Efesli Herakleitos (M.Ö. 544-484) ise evrenin tüm tözünün, “sürekli bir değişim süreci”nden ibaret olduğunu ileri sürmüştür. Böylelikle bu iki düşünür, günümüzden tam 2500 yıl önce, gelecekte tüm felsefecilerinin ilgi odağını teşkil edecek temel konuları, felsefe sahnesine koymuştur.49
Herakleitos’un bazı yazıları ve Aristoteles ile Platon tarafından aktarılan Ksenophanes’e ait bazı görüşler ve ifadelerle, çeşitli kaynaklarda yer alan Parmenides’e ait 19, Zenon’a ait 4 ve Samoslu Melissos’a ait 10 parça; bu dönemin günümüze ulaşabilen başlıca literatürünü teşkil eder. Bunların çoğu 10 satırdan az olup, orijinallikleri veya asıllarına uygunlukları da kesin değildir. Bu yetersiz literatürün farklı araştırmacılarca farklı şekillerde yapılmış olan yorumları sonucu ortaya, dönemin düşünürleri hakkında bazıları birbirleriyle çelişen farklı görüşler ve anlayışlar çıkmıştır.
Herakleitos


Beşinci yüzyıl tabiat felsefesinin şekillenmesinde önemli katkıları olan filozoflardan biri de M.Ö. 544-484 yılları arasında yaşayan Herakleitos’tur. Miletos gibi zengin bir İyon şehri olan ve içinde, öteden beri dünyanın yedi harikasından biri sayıla gelen bir İyon tapınağının bulunduğu Efes’te (Ephessos) nüfuslu bir ailenin ferdi olarak doğan Herakleitos, kendisine babasından intikal eden “dini liderlik” payesini kullanmamış, ancak aristokrat bir hayat sürmüştür.
Herakleitos’un da Miletos okulu filozofları gibi bir arkhe arayışı içine girdiği görülmektedir. Çeşitli kaynaklarda “ateş” olarak bahsi geçen bu arkhe ile ilgili tasvir ve açıklamalarına bakıldığında Herakleitos’un, bu terimi, günümüz fizikçilerinin “enerji” kelimesine atfettiklerine çok yakın bir anlamda kullanmış olduğu fark edilecektir. Herakleitos’un bu sınırsız gücü Tanrı ve insan ruhu ile irtibatlandırdığı metinlerde ise terimin anlamı daha genişlemekte ve bu kavram, metafizik ve manevi bir boyut da kazanmaktadır.
Herakleitos düşüncelerini, o çağlarda bu gibi konularla ilgili yazılara genelde konan bir başlık olan “Doğa Üzerine” isimli eserinde sergilemiştir. Vecize şeklindeki kısa ve özlü ifadelerden oluşan ve anlaşılabilmesi için, her bir cümlesinin, üzerinde-bazen uzunca bir süre- düşünülerek, dikkatle okunması gereken bu eserin bazı kısımları günümüze ulaşabilmiştir.
Herakleitos, kâinatta, bizzat değişim olgusunun kendisinden başka süreklilik taşıyan bir şey bulunmadığını söyler. Ona göre, tüm varlık alemi sürekli bir dönüşüm veya devamlı bir akış halindedir ve bundan dolayı sabit ve değişmez bir töz anlayışı geçersizdir. Bu görüşünü “her şey akar (değişir), hiçbir şey sabit kalmaz” şeklinde ifade eden Herakleitos’un bakış açısından, bir insanın, aynı ırmakta iki yıkanması mümkün değildir. Çünkü, ırmağa iki giriş süresi içinde, sular ve ırmak akarak değişmiş, söz konusu kişi de biraz farklılaşmıştır. Şeklen bir benzerlik olsa da özde, mahiyetler değişmiştir. Kâinatı oluşturan varlıkların, sabit ve değişmeyen birimler olarak değil, birer “oluş süreci” halinde ele alınmaları gerektiğini, bu nedenle, varlıkların özdeşlik özelliğinden de yoksun olduklarını iddia eden Herakleitos, dikkatleri; bu sonsuz akış ve değişim süreçlerinin ardındaki mutlak Birlik ve düzenliliğe, yani “Tek olandan menşeini alan çokluğa ve çokluktaki birliğe” çeker.
“Her şey (aslında) Bir’dir (Birden kaynaklanır)” diyen Herakleitos, O mutlak Bir’in, sayısız değişim silsileleri içinde–her şeyi değiştirip, bir halden diğerine sokarken–hiç değişmeden, hep aynı kaldığını öne sürer. Ona göre, her şeye hükmeden ve her şeyi değiştiren bu Sonsuz Güç, kendini gizlemeyi sevmektedir. Duyularımızla algılaya geldiğimiz bu “düzensizlik ve çokluk örtüsü”nün altındaki gizli düzenlilik ve bu değişimler ve dönüşümler aleminin ötesindeki gizli düzenleyici, Herakleitos’a göre evrenin “Logos”udur. İnsan, aklı aracılığıyla, çevresinde gözlediği değişim silsilelerinin ardındaki düzenliliğin temel ilkelerine ve bütün bunları tesis eden “Kozmik Düzenleyici”ye ulaşabilir.
Kâinattaki tüm değişim ve dönüşüm olgularını denetleyen ve yöneten “evrensel akıl”, çevremizde gözlediğimiz bütün oluşum ve olayların belirli bazı kurallar çerçevesinde gerçekleşmesini sağlamaktadır. Herakleitos’un “logos” olarak adlandırdığı bu düzenleyici ilke; kaostan kozmosu, hayattan ölümü, yokoluştan da varoluşu çıkarmaktadır. Herakleitos’un “logos” terimini birkaç farklı anlamda kullandığı görülmektedir. Bunlardan biri ile Herakleitos günümüzün tabiat kanunu anlayışına oldukça yaklaşmaktadır. O, bu evrensel düzenleme mekanizmasını, “karşıtların dönüşümü ve birliği” kavramıyla açıklamaya çalışmıştır.
Diğer taraftan bazı ifadelerinde Herakleitos, Logos’a, “özgürce ve sınırsızca; insan dahil, evrendeki her şeye hakim olan şuur ve akıl” anlamını da yükler ve insan ruhunun, ölümden sonra O’na döneceğini söyler. Bu şekilde Herakleitos, o yıllarda Yunan toplumunda oldukça yaygın olan çok tanrı inancından uzaklaşarak, varlığı tamamen kuşatan ve karşıtlıkların tamamen üzerinde olan tek bir Tanrı anlayışına yaklaşır.
Herakleitos’un felsefi sistemi içinde, “karşıtların ilişkisi” kavramı özel bir önem taşır. Ona göre, kâinatta gözlenen tüm değişim ve gelişim olguları; bazı karşıt unsurların karşılıklı etkileşimleri aracılığıyla gerçekleşir. Bu yaklaşımın geleneksel Çin kültürüne ait yin-yang kavram sistemine olan benzerliği, çok dikkat çekicidir. Herakleitos’a göre “evrensel logos”; sıcağın soğukla, kuruluğun ıslaklıkla, sertliğin yumuşaklıkla ve diğer zıtlıkların birbiriyle olan etkileşimlerini belirli bir düzen ve koordinasyon içinde tutar ve zamanla onları, birbirine dönüştürür: “Soğuk ısınır, sıcak soğur; kuru ıslanır, ıslak kurur; sert yumuşar ve yumuşak sertleşir, vb.” Tüm bu değişimler, tek bir evrensel plân ve program çerçevesinde gerçekleştiği için, Herakleitos, sonuçta “Her şey Bir’dir” hükmüne ulaşır.
Herakleitos değişim ve gelişim olgusunu, kendi iç dünyasında da araştırmıştır. Bu hususu “Ben, kendi kendimi de eni-konu araştırdım...” diyerek ifade eder. Herakleitos, insanın davranışlarını belirleyen prensipler ile ve ruhsal özelliklerini de, evrensel varoluşun derin perspektifi içindeki yerine oturtmaya çalışır. Ve sonuçta ulaştığı noktayı “Ruhun da bir logos’u vardır” diyerek özetler. Ölümün ruhlar için hiç ummadıkları ve dünyada iken hayal dahi edemeyecekleri yepyeni şeyler ve sürprizler sakladığını öne süren Herakleitos, evrenin sayısız manevi varlıklarla dolu olduğunu; insan ruhunun, “İlahi Akıl” ile olan ilişkisi nedeniyle, mutlak gerçeğe ulaşma ve onu kavrama yeteneğine sahip olduğunu söyler.
Aklı aracılığıyla; sürekli duyularından bilincine yansıyan değişim silsilelerinin ardındaki evrensel düzenleyiciye ve onun oluşturduğu düzenliliğin temel ilkelerine, yani evrensel logos’a ulaşması, insanın ruhsal sağlığı ve esenliği için de vazgeçilmez bir önem taşır. Herakleitos insanlara, tüm davranışlarını evrensel logos’a uygun bir şekilde düzenlemelerini öğütler: “Nasıl tabiat evrensel yasalara boyun eğiyorsa insanlar da-hem kişisel hem toplumsal platformlarda-evrensel (geçerlilikteki) yasalara uygun bir şekilde yaşamalıdırlar.” Gerçek huzura ve mutluluğa ancak böyle bir tutumla ulaşılabileceğini söyleyen Heraklietos şunları ekler: “-Ne yazık ki kitleler, sık sık duyguları, zaafları ve dış etkenler tarafından yanıltılıp, aldatılmaktadır. Ancak bilge insan, logos’a uyarak, gerçek mutluluğa ve huzura kavuşabilir.”
İnsanın bedeni içinde-dünyadaki hayatı boyunca-bu tür tutsak olarak kalan ruhunun, ölüm vakti gelince oradan göç edeceğini söyleyen Herakleitos, ruhun bundan sonra, dünya hayatında sergilediği ahlâka uygun olan ve olmayan davranışlarının değerlendirileceği bir yargı gününü bekleyeceğini söyler.
Bir çok yorumcu, Herakleitos’un görüşlerini, çağdaşı Parmenides ile mukayese ederken, bu iki düşünürü birbirine taban tabana zıt ve muhalif iki farklı felsefe sisteminin kurucusu olarak nitelerler. Oysa, “her şey birdir” sonucuna ulaşan Herakleitos, Parmenides’in bir ve tek olan “Gerçek Varlık” anlayışına çok yaklaşmış olur. Başlangıçta, her ikisi de “bir ve bütün olan gerçeği” aramak üzere yola çıkan bu iki düşünürden Parmenides, bir ve tek Gerçek Varlık uğruna görünür maddi dünyayı ikinci plâna iterken; Herakleitos da değişimi ve çokluğu, onun da önemle altını çizdiği bu “Birlik” perspektifinden yorumlamaya çalışmaktadır.
Hegel, kendisinden asırlar önce, diyalektik bir düşünce sistemi kurduğunu ve görüşlerinin derin anlamlar içerdiğini belirttiği Herakleitos’u, gerçek felsefenin büyük kurucusu olarak nitelerken, Nietzsche’de “Herakleitos asla eskimeyecektir” diyerek onu teyit eder.










Parmenides




Parmenides, dış görünüşü Herakleitos’unkine karşıt olan bir metafiziksel yaklaşım ortaya koydu. Herakleitos, nihai “olgusallığı” bir değişim süreci olarak tanımlarken, Parmenides evreni tek ve sürekli bir “töz” olarak yorumladı. Bu, aslında Parmenides’in Ksenophanes’ten aldığı bir görüştü. Parmenides, bu fikri, mantıksal düşünce çerçevesinde geliştirerek, rasyonel bir temel üzerinde sistemleştirmeye çalıştı.
Aslında, Parmenides’in entelektüel girişimlerinin tamamı, Ksenophanes’in “değişen görüntüler arasındaki değişmez “Tek Varlık” anlayışını esas alan metafiziksel bir sistem kurma gayreti olarak tanımlanabilir. Ancak bunu yaparken, Parmenides’in hangi düşüncelerini Ksenophanes’den aldığı, hangilerini ise özgün olarak kendisinin ortaya atmış olduğu kesin olarak belli değildir. Sokrates öncesi dönemin tüm filozoflarınınkine benzer şekilde Parmenides’e ait kaynaklar da bölük pörçük ve eksik olup, tam ve kesin sonuçlar çıkarmaya elverişli değildir.
Parmenides’in Mısır’a gidip orada bir süre kalarak mantık, astronomi ve felsefe öğrendiği rivayet edilir. Platon da, “Büyük Düşünür” diye nitelediği Parmenides’in, Atina’da Sokrates ile tanışıp, görüşmüş olduğunu nakleder. Platon, diyaloglarından birine Parmenides adını vermiş ve bu diyalogda ihtiyar Parmenides’i; 40 yaşlarındaki öğrencisi Zenon ve genç Sokrates ile konuşturarak, onlarla görüş alış verişinde bulundurmuştur.
Parmenides’e göre, düşünme işlemlerimizin tamamı, düşündüğümüz şeylere bağlı olduğundan ve her düşünceye dış dünyada bir nesne tekabül ettiğinden; düşünce, varlık ait ilişkili olgusal bir içerik taşır. Nesnel bir göndergesi olmayan bir kavram, düşünülemez veya düşünülemeyen bir şey, varolamaz.
Parmenides, zamanın yetersiz bilimsel bilgi ve felsefi terminoloji dağarcığı nedeniyle ifadede oldukça büyük zorluklar çekerek “yanıltıcı fenomenler” ile onların arka plânında yer alan “mutlak gerçeklik” arasında bir ayrım yapmaya çalışmıştır. Bu zorluk nedeniyle günümüz düşünce tarihi yazarlarının Parmenides’in dikkat çektiği fenomenolojik çokluk ve değişkenlik olgusunu aktarırken zaman zaman “güncel” örnekler verme zorluğunu duyduklarını görmekteyiz. Meselâ, Sahakian, “Felsefe Tarihi”de bu konuyu -sinema perdesinde belirli bir hızla yansıtılan ardışık hareketsiz görüntülerin, insan zihnince, sanki onlar hareketlilermiş gibi algılanışını-örnek vererek açıklar.
W. Weischedel, döneminin İranlı yöneticileri ve dolayısıyla İran kültürüyle ilişki kurmuş olduğunu belirttiği Parmenides’in karmaşık metafizik sistemini şöyle anlatır: “Acaba felsefi realite nedir? Parmenides onun, hemen tamamı yanıltıcı dış görüntülere dayalı olan sıradan insanların zihinlerindeki kâinat telakkisinden veya dünya tasavvurundan çok farklı olduğunu ifadeye çalışır. Ölümlü (geçici) olanın, bir zamanlar var olmadığına ve gelecekte de varolmayacağına dikkat çeken Parmenides şu uyarıda bulunur: “Gerçek Varlık”ın ne olduğunu araştıran kimse onu, çevresini kuşatan geçici fenomenlerden ibaret sanmamalıdır. Aslında, gözle görülebilen bu değişim ve çokluk alemi bir tür hayal veya illüzyon gibidir. Gerçek alem ise, bu fenomenler dünyasının ötesindeki sabit ve değişmeyen alemdir. Gerçeği arayan kimse, bu fani nesneler arasında yolunu kaybetmeden dosdoğru bir şekilde tüm değişim ve farklılık görüntülerinin ardındaki “Ebedi Varlık”a yönelmeyi bilmelidir.”
Değişim ve çokluk algısının kaynağının, dış dünya kadar, hatta belki ondan daha çok, “duyularımız” olduğuna dikkat çeken Parmenides, duyularımızın yanıltıcı olabileceğini vurgulayarak, bizi; “Tek ve Gerçek Varlık” anlayışına ulaştıracak olan aracın, ancak “doğru düşünme yeteneğimiz” olduğunu söyler. “Doğru düşünme” yöntemiyle ulaşılacak “Gerçek Varlık” şu özelliklere sahip olmalıdır: “O’nun için düşünme, irade ve varoluş aynıdır. Bu mutlak Varlık, zamanın ve mekanın ötesindedir. Yaratılmamıştır, yok da edilemez. Her zaman, her yerde tam, eksiksiz ve mükemmel olarak mevcuttur. Hiçbir surette parçalanamaz; sonsuzdur, sınırsızdır, her türlü kusur ve eksiklikten uzaktır.”
Böylelikle, duyu verilerine, yani olgusal olana büyük ölçüde arkasını dönerek, salt akıl yürütme yoluyla bir varlık felsefesi (ontoloji) geliştirme girişiminde bulunduğu için Parmenides, metafiziğin ve ontolojinin kurucularından biri olarak görülür.
Düşünceleri Platon’u ve Aristoteles’i de derinden etkilemiş olan Parmenides’in ortaya attığı “varlık” ve “varoluş” sorunu, 20. yüzyılda M. Heidegger tarafından yeniden ele alınmıştır.
Gerçekte Parmenides, “Varolan, yani On” terimiyle; sürekli değişen bir oluş içinde bulunan fiziksel bir varlığı değil, tüm gelişim ve değişim görüntülerinin ardındaki asıl ve gerçek varlığı ifade etmektedir. Platon tarafından “Ontos on” (gerçek ve asıl varlık) adı verilen “İlahi Varlık” anlayışı, Aristoteles metafiziğinde de “varlık teolojisi” veya “onto-teoloji” biçimlerinde etkisini sürdürmüştür.
Parmenides bu tür akıl yürütmelerde, Herakleitos’unkine karşıt bir tezle, değişimin ve hareketin gerçekte söz konusu olamayacağı, bunların gerçekte ancak birer yanılsamadan ibaret oldukları sonucuna ulaşır.
Ancak, sağ duyuya ve nesnel olgulara aykırı görünen bu öğreti, kısa zamanda bir eleştiri ve saldırı sağanağıyla karşılaştı. Parmenides’i savunma görevini öğrencisi Zenon üstlendi. Zenon, Parmenides’i haklı göstermek amacıyla ilginç bir yaklaşım geliştirdi. Fikirleri başta Platon ve Aristoteles’in eserleri olmak üzere, sonradan kaleme alınan bazı kaynaklar vasıtasıyla bize ulaşan Zenon’un amacı, Parmenides’in öğretisinin çelişkili olduğu suçlamalarına, değişimi ve hareketi kabul etmenin de bazı mantıksal çelişkilere yol açabileceğini göstererek karşılık vermekti. Zenon, olgusal içeriği olmayan, formel nitelikli “Kaplumbağa ile Achilles’in yarışı” veya “Havadaki ok” gibi paradokslarına karşı ortaya konan itirazlar aracılığıyla, Parmenides muhalifleri ile taraftarları arasında diyalektik bir tartışma süreci başlatmış oldu.
Samoslu Melissos da, Eleatik bir anlayışla, Parmenides’in varlık öğretisini savunmak amacıyla “Varlık Üzerine” başlıklı bir eser kaleme almıştır. Melissos’un yaklaşımı bir yönüyle, Miletos’lu Anaksimander’in “aperion” kavramının sistemleştirilmesi çabası olarak nitelenebilir.




Pythagoras ve Matematiksel Felsefe




Prof. C. Sunar, beşinci yüzyıl Yunan felsefesinin genel karakterini şöyle tasvir eder: “Yunanistan’da beşinci yüzyıl; din, ahlâk ve psikoloji asrıdır. Bu döneme ait metinlerde üslûp şâiranedir. Edebiyatta dram sanatı en yüksek noktasına ulaşmıştır. Aiscylos’un din ve ahlâk konusundaki dramları büyük ün kazanmış durumdadır. Homeros’un insanlar gibi kötülük yapabilen tanrı anlayışına zıt, tam bir ahlâk ve fazilet örneği olan bir Tanrı anlayışı, beşinci yüzyıla hakimdir. Yine bu asırda, ruhun mahiyetine ve özellikle de ölümden sonraki akıbetine özel bir önem atfedilmiştir. Homeros’a göre, ölümden sonra ruhun mevcudiyeti devam eder, ancak bu, bir tür uyku halinde, silik ve şuursuzca bir mevcudiyettir. Asıl hayatın dünya hayatı olduğunu savunan Homeros, bu inancını “Ahiret (Hades) te bir kral olacağıma dünyada fakir bir işçi olmayı tercih ederim.” diyerek ifade etmiştir. Oysa beşinci yüzyılda, beden ruh için bir tür zindan ve dünya hayatı da, ruhun bedenden bağımsız gerçek hayatı için bir hazırlık mahalli olarak telakki edilmektedir. Özellikle Platon, eserlerinde ölümden sonra diriliş ile ruhun, ebedi özgürlük ve huzura kavuşabilme yöntemleri gibi konulara geniş bir yer vermiştir. Bu alandaki görüşler, zaman zaman Orphic dinine ait inançlarla etkileşime girmiştir. Bu durum, özellikle Phythagoras’ta zirveye ulaşmıştır.”










Pythagoras


Matematiğin kurucularından biri olarak kabul edilen Pythagoras M.Ö. 580’de Sisam (Samos) adasında doğmuştur. Mısır ve uzak doğuda uzun yıllar seyahat ve ikamet eden Pythagoras, daha sonra, kendi ülkesinin tiranın baskıcı ve zalim yönetiminden çekindiği için İtalya’nın güneyindeki Cotrone (Kroton)’a gelip, yerleşmiş ve orada bir düşünce okulu kurmuştur.
Bir bilge ve eğitici olarak yönlendirdiği okul mensuplarına yeni bir töre ve din sistemi benimseten Pythagoras’ın ardından gelen okul mensupları, matematik prensipler de içeren bir metafizik sistem geliştirmişlerdir. Felsefe tarihçileri genellikle Pythagoras’ın kişisel görüşleri ile ardıllarının görüşleri arasında bir ayrım yapma eğilimindedirler.
Pythagoras’ın ismi, en çok, dik açılı üçgenlerle ilişkili denklemle birlikte anılır ve bilinir. Ayrıca, bazı kaynaklarda, bir üçgenin iç açılarının toplamının, iki dik açının toplamına eşit olduğundan da ilk defa onun söz ettiği ileri sürülmüştür. Ancak, daha yakın zamanlarda yapılan araştırmalar, Hintliler tarafından bu tür matematik prensiplerin çok daha öncelerden beri bilindiğini ve bu dönemlerden kalan tapınakların, bu türden matematiksel ilişkiler göz önünde bulundurularak tasarlanmış olduğunu ortaya çıkarmıştır. Doğu ve Uzakdoğu gezilerinden sonra Pythagoras’ın matematik bilgileriyle beraber–reenkarnasyon gibi-bazı dini ve kültürel unsurları da beraberinde Kroton’a getirdiği anlaşılmaktadır. Böylelikle gizemli bir “sayılar öğretisi” üzerinde, yeni bir felsefi sistemin temeli atılmış oldu.
Birçok eski kaynakta, “filozof” kelimesini bugünkü anlamda kullanılan ilk kişinin de Pythagoras olduğu belirtilmektedir. Bizzat benimsediğini ifade ettiği eski bir geleneğe uyarak kendisini “Sophos” (bilge) olarak nitelemekten kaçınan Pythagoras, alçak gönüllülük alameti olarak “Philosophus” (bilgiyi ve bilgeyi seven) sıfatını tercih etmiştir.
Kâinatın ana sırrının ve arkheik unsurunun “sayısal” bir niteliği olduğu esasına dayanan Pythagorasçı öğretide; 1’de 10’a kadar olan sayılara, özellikle de bir bütünlük sembolü olarak tüm sayıları içeren “10” rakamına özel bir anlam ve önem atfedilir.
“Kozmos” kavramını da ilk kullanan kişi olduğu öne sürülen Pythagoras, kâinatta mevcut armoninin, büyük-küçük her şeyin birbiriyle, bazı sayılar aracılığıyla ifadesi mümkün olan bir düzen içinde irtibatlı olasından kaynaklandığını söyler. Müzikte de bu tür bir uyum bulunduğunu ifade eden Pythagoras; farklı seslerin, uyum ve düzen içinde sıralanışını sayısal olarak ifade etmekle kalmamış, ayrıca bu özelliği, kullanılan enstrümanının tellerinin uzunluğuyla da irtibatlandırmıştır. Pythagoras, kozmosta; unsurları arasındaki uyumdan kaynaklanan evrensel bir melodinin mevcudiyetinden de söz eder. Buna göre, gökcisimleri, gökyüzünün en üst tabakalarından kaynaklanan, ancak fizikötesi bir nitelik taşıdığı için kulaklarımızla işitilmesi mümkün olmayan bir armoniyle uyum içinde hareket ederler. Pythagoras’ın kozmik uyumu bir tür musiki olarak algılayan bu yaklaşımı, sonraki dönemlerde sadece şâirlere ilham kaynağı olmakla kalmamış, Kepler gibi bazı astronomlarca da benimsenerek “De Harmonice Mundi” gibi astronomiyle ilgili eserlerin ismine veya içeriğine de yansıtılmıştır.
Pythagoras, varoluşun esasını Miletliler gibi temel bir nesnede değil, soyut bir bağıntıda aramakla, günümüzün bilimsel yasa anlayışına onlardan daha fazla yaklaşmayı başarmıştır. Pythagorasçı okula hakim olan görüşler arasında “Orfik kült”ü andıran ve bu çerçevede reenkarnasyon inancını da içeren unsurlara rastlanmaktadır. Okul mensupları, sürekli tekrarlanan yeniden doğuşlar döngüsünden kurtulup, “ideal varoluş” düzeyine ulaşılabilmek için; arınma, dünyevi duygusallığı terk etme ve çileci bir anlayışla maddi hazlardan uzak durma gibi teknikler içeren özel bir yaşantı şekli benimsemekteydiler.
Duyguların ruhu kirletmesini önlemek ve ruhun bedene hakimiyetini kalıcı hale getirebilmek için kullanılan başlıca yollar müzik, jimnastik ve tefekkürdü. Yine bu bağlamda; dostluk, kölelere iyi davranma, kadın-erkek eşitliği, insanlar arası ilişkilerde uyumluluk gibi prensiplere de riayet edilmekteydi.
Kişilerin yaşantı tarzının ve ahlâki düzeyinin, ruhun gelecek yaşamındaki statüsünü belirleyecek başlıca hususlar olacağına inanıldığı için, okul mensupları bu gibi kurallara var güçleriyle uymaya çalışmakta idiler. Yaygın olarak benimsenen bazı kurallara göre; asıl tercih ve arzu edilmesi gereken hayat; bir hekimin, bir prensin veya ozanın hayatı olmalıdır. Pythagoras okulunun bazı mensupları, toplumu yönlendirecek manevi liderler olabilmek amacıyla devlet yönetiminin çeşitli kademelerinde de görevler alarak inançlarını yaymaya ve yaşatmaya çalıştılar. Fakat okulun bizzat kendisi, çok kesin ve katı olan bazı kurallar nedeniyle, zaman içinde, topluma kapalı esrarengiz ve gizli bir örgüt haline dönüştü. Bu durum, bir süre sonra, halk içinde büyük bir rahatsızlığa yol açtı. Devlet yönetimine ilgileri ve bir tür seçkinler yönetimi kurma şeklinde algılanan siyasetleri, çok şiddetli sosyal reaksiyonlar doğurdu. Sonunda bir gün Kroton’daki merkezleri yakılarak tahrip edildi. Bazı kaynaklara göre Pythagoras’ın kendisi de birçok taraftarıyla birlikte bu yangında ölmüştür. Ancak diğer bazı rivayetlere göre ise oradan kaçan Pythagoras, Metapont’a yerleşerek, uzun yıllar orada yaşamıştır.
Pythagoras’ın öğretilerinin önemli kısmı günümüze, daha sonraları Philolaos tarafından kaleme alınan yazılar vasıtasıyla ulaşmıştır. Elimizde, düşünürün bizzat kendisine ait hiçbir yazılı metin mevcut değildir.
Örgütün dağıtılmasından sonra bu öğreti unutulmamış, tüm ilkçağ boyunca belirli çevrelerde varlığını sürdürmüştür. Hıristiyanlığın yayılmaya başladığı yüzyıllarda bile kendisini bu geleneğin devamı olarak niteleyen “Yeni Pythagorasçılık” akımı hâlâ oldukça müessir ve yaygın bir durumdaydı.
Philolaos ve izleyicilerince derlenerek günümüze ulaştırılan bu felsefe, Herakleitos’un vurguladığı “oluş” ile Parmenides tarafından ifade edilen “süreklilik” kavramlarının matematikten yararlanılarak uzlaştırılması çabası olarak da görülebilir. Sayılar, fiziksel varoluşun soyut bir süreklilik taşıyan özü gibidir. Fiziksel nesneler, kendilerini biçimlendiren matematiksel kalıplar çerçevesinde “belirirler”. Bu durumda, fiziksel alem bir taraftan, Herakleitos’un dile getirdiği gibi bir değişim ve dönüşüm süreci içinde görünmekle birlikte, diğer taraftan da, sabit ve değişmez matematiksel yasalara bağlıdır.
Pythagorasçıların “sürekli matematiksel form” anlayışları, daha sonra Platon’da “idea” kavramına dönüşecek ve buna, “fiziksel olgusallıktan daha üst ve önemli düzeyde bir varoluş” atfedilecektir.


Metafiziksel Çoğulcular


“Oluş” ve “Varlık” kavramlarını esas almış olan iki temel yaklaşımı uzlaştırmayı hedefleyen bir değer Helenistik felsefe okulu da, başlıca temsilcileri Empedokles, Anaksagoras ve Leukippos ile Demokritos olan “Metafizikçi Çoğulculuk”tur.
Okulun öğretisi başlıca iki temel var sayıma dayanmaktaydı: 1-) Olgusallık tek bir temel tözden değil, birçok unsurdan kaynaklanmıştır. 2-) Bunların karekteristik davranışları, belirli bazı esaslar çerçevesinde gerçekleşir. Bu anlayışa göre, “bizzat ve sürekli var olan temel olgusallık unsurları, aynı zamanda da devamlı olarak bir değişim, dönüşüm, yok oluş ve yeniden düzenleniş sürecine maruz bulunurlar.”

Empedokles


Bu öğretinin sistemleştirilmesi yönünde ilk adımları atmış olan Agrigentum’lu Empedokles (M.Ö. 495-435) takdire değer bazı başarılarına karşılık, felsefi gündeme birtakım yeni problemler de getirmiştir. Sicilya’daki Akragas (Agrigentum)’da doğmuş olan Empedokles, bir devlet adamı, şâir, mistik, şaman, otacı, hekim ve filozof olarak gerçekten çok renkli ve çok yönlü bir kişiliğe sahipti. Felsefe tarihçileri onu, orijinal bir düşünür olmaktan çok, farklı kaynaklara ait bilgileri alıp, derlemeler yapan bir ‘eklektik’ olarak nitelerler. Ancak Empedokles’in, bazı ilginç sentezlere de ulaştığı görülmektedir.
Empedokles, Miletos Okulu filozoflarının arkheleri olan suyu ve havayı; Herakleitos’un ateşi ve Elea’lıların yer kavramıyla birleştirerek, klâsik “dört unsur” (anasır-ı erbaa) anlayışını ortaya koymuştur. Varoluşun temel mekanizmasının ve unsurlarının açıklanmasına yönelik bu ontolojik model, etkisini asırlarca sürdürmüştür.
Empedokles bu dört temel unsura etki eden zıt yönlü “sevgi” (çekme-birleştirme) ve “nefret” (itme-dağıtma) kuvvetlerinin; kâinattaki değişim, dönüşüm, oluş ve yok oluş süreçlerinden sorumlu olduklarını iddia etmiştir. Tanrı’nın tüm temel varlık unsurlarını ve karşıt kuvvetleri eksiksiz ve mükemmel bir uyum içinde düzenleyerek kusursuz bir kâinat yarattığını söyleyen Empedokles, kozmik varoluşun, ancak, “sevgi”nin üstün gelmesiyle mümkün olduğunu vurgular. Eğer böyle olmayıp da nefret ağır basmış olsaydı, evrenin tüm unsurları tamamen ve ebediyen ayrışıp, yok olurdu. Ancak, buna rağmen kısmi olarak kâinatın bazı kesimlerinde yer yer hâlâ sevgi ve nefret kuvvetlerinin çatışmaları sürmekte ve buna bağlı olarak da doğuş, gelişme, yokoluş ve yeniden düzenlenme süreçleri vuku bulmaktadır. İnsanın durumunun ve konumunun diğer tüm varlıklardan farklı ve üstün olduğuna dikkat çeken Empedokles, insanoğlunun yeryüzünde belirmesinden çok önceleri, ruhlarımızın, ilahi bir ortam ve toplulukta, sevinç ve huzur içinde yaşamış olduğunu söyler. Ancak günah işlediği için oradan sürülen insan, cezasını yeryüzünde ruhu fiziksel bir bedene hapsedilmiş olarak yaşamakla çekecektir.
Empedokles, fiziksel alemin ötesindeki ilahi alemin, gerçek ve kusursuz olduğunu söyler. Ona göre, ruhunun beden içinde hapsedilişi, insanın bilme yeteneğini de sınırlar. Bu nedenle duyu algısı, mutlak ve gerçek bilgi olamaz. Gerçek bilgiye ancak akıl ve doğru düşünme yoluyla ulaşılabilir. İnsanın bilgeliğe erişebilmesi, iç dünyasındaki her unsurun, dış dünyadaki mütekabil bir unsurla bağlantı kurmasıyla mümkün olur. Empedokles’in felsefesi, temelde dualist bir nitelik taşır ve fiziksel dünya, ruhsal dünyadan tamamen ayrı, hatta onunla büyük bir karşıtlık içinde mütalâa edilir. Bu çerçevede, filozoflara düşen de, bu iki dünyanın unsurlarını ve bunların ilişkilerini, “doğru düşünme” vasıtasıyla ortaya çıkarmaktır.











Anaksagoras




Anaksagoras da, buraya kadar ele aldığımız diğer filozoflar gibi, merkezi Yunanistan’da değil, çevresindeki kolonilerden birinde yetişmiştir. M.Ö. 500 yıllarında Anadolu’daki Klazomenai (bugünkü Urla)’da doğan Anaksagoras, felsefe sevgisini, daha sonraları felsefe çalışmalarının merkezini teşkil edecek olan Atina’ya ulaştırmış olan filozofların başında gelir. Ancak henüz o sıralarda, Atina’daki şartların felsefenin serbestçe gelişimi için pek uygun olmadığı; Anaksagoras, Sokrates ve diğer bazı filozofların dinsizlikle suçlanıp, yargılanarak ölüm cezasına çarptırılmalarından anlaşılmaktadır.
Anaksagoras daha çok gökyüzü ve gök cisimleriyle ilgilenmiştir. Astrofiziksel nesneleri zamanın bilgi birikimi çerçevesinde objektif bir yaklaşımla açıklama çabaları, Atina’ya o yıllarda hakim olan cahil ve bağnaz çevrelerin öyle şiddetli tepkisine yol açtı ki, sonunda “Tanrı tanımazlık”la suçlanarak ölüm cezasına çarptırıldı. Bu korkunç hükmü, kendisine daima büyük yakınlık göstermiş olan dönemin ünlü devlet adamı Perikles bile önleyemedi. Anaksagoras idamdan, ancak Atina’dan kaçmak suretiyle kurtulabildi.
Anaksagoras’ın felsefi yaklaşımı da ana hatları itibariyle diğer “tabiat filozofları”nınkine benzer. Miletos Okulu mensupları temel unsur (arkhe’yi) “tek” ve “bir”, Empedokles “dört”, atomcu görüşü savunanlar ise nitelik bakımından “sayısız” addeder. Anaksagoras da birbirinden nitelik bakımından farklı, sayısız arkheik unsur bulunduğu görüşünü ortaya atar ve bunları bir “tohum” veya “çekirdek” olarak tasvir eder. Anaksagoras, çağdaş atom ve molekül kavramlarını çağrıştıran bir şekilde, son derece ince yapılı sayısız çekirdeğin tüm evrene saçılmış durumda iken, belirli bazı güçlerin etkisiyle bunların yer yer yoğunlaşarak bir araya geldiklerini ve görünür nesnelerin maddi yapıtaşlarını oluşturduklarını söyler. Anaksagoras bu toplayıcı ve birleştirici güçlerin maddi olmayıp “ruhi-manevi” nitelikte olduklarını ve bazı yönleriyle de zihnimizin tabiatına benzerlikler taşıdıklarını belirtir. Yönlendirici manevi gücün belirli bir gaye, ayrıca da bunu mümkün kılacak muayyen bir program ve plân çerçevesinde etkinlik gösterdiğini öne süren Anaksagoras, kâinatın gözlenebilen düzenlilik ve güzelliğinin kaynağının Nous adını verdiği bu “Akıl-İrade-Güç” sahibi Ruh olduğunu vurgular. Kâinatın varedilişi belirli bir amaca yönelik olduğu için, tabiatı bu hedefe yönelten kuvvetlerin tamamı, Nous’un belirlediği program çerçevesinde etkinlik gösterir. Kozmik varoluş gayesi, tabiatı belirli bir istikamete yönlendirmek suretiyle; tüm varlıkların nitelik ve niceliklerinin muayyen sınırlar içinde tutulmasına ve çevremizde sürekli gözleyebildiğimiz uyum ve estetiğin devamına rehberlik eder.
“Nous” olarak adlandırdığı soyut felsefi kavram Anaksagoras’ı, diğer ”tabiat filozofları”ndan en kesin çizgiyle ayıran özelliğidir. Nous’u “düşünen, zeki, her şeye gücü yeten, ancak maddi bir bedene sahip olmayan” bir tür Ruh olarak tanımlayan Anaksagoras, bu yaklaşımını şöyle açıklar: “Yalnız başına var olabilen, tamamen saf, arı ve tertemiz olan bu Ruh, başlangıçtaki kaostan; güzel ve anlamlı bir evrenin oluşumunu sağlamıştır. Ancak, bu kozmik düzenlemeden sonra Nous’un külli yaratıcı etkinliği sona ermiştir. Artık bundan sonra bizler, varlıkların ve hadiselerin oluşumunu ve düzenliliğini, neden-sonuç ilişkileri çerçevesinde yorumlayabilir ve kavrayabiliriz.”
Anaksagoras’ın tanımladığı nous kavramı, gelecekte idealizm olarak şekillenecek temel felsefi yaklaşımlardan birinin genel çerçevesini teşkil edecektir. Aristoteles, Anaksagoras’ın başarısını şöyle yorumlar: “Sokrates öncesi filozofları içinde o, kâinatı düzenleyen Ruh düşüncesi ile, bir sürü sarhoş içindeki ‘ayık ve aklı başında olan sayılı kişilerden biri’ gibidir.”
Leukippos ve Demokritos

Eski Yunan felsefesi üzerinde önemli bir etki yapmış olan Leukippos’un hayatı hakkın- da elimizde fazla bir bilgi mevcut değildir. Miletos’da doğduğu sanılan Leukippos’un M.Ö. 5. yüzyılın ortalarından itibaren Abdera’da felsefi çalışmalarda bulunmaya başladığı rivayet edilir. Kendisinden günümüze ulaşabilmiş olan yazılı belge, şu cümleyi içerir: “Hiçbir şey rastgele oluşmaz, her oluşumda bir anlam ve gereklilik vardır!”
Leukippos “Atomculuk Okulu”nun kurucusu olarak kabul edilir. Felsefesi, bazı yönleriyle “Metafiziksel Çoğulcu”larınkine benzerlik taşır. Ona göre de nihai olgusallık, nitel ayrımlara sahip olmayan ve esas özellikleri uzayda yer kaplamak olan bazı temel oluşumlara dayanır. Bu oluşumlar tek bir tözden ibaret olmayıp, atom adı verilen bölünmez ve yoğun unsurlardan müteşekkildir. Leukippos’un felsefesinde yokluk(veya boşluk) da en az varlık kadar olgusal ve zorunludur. Çünkü, atomsal unsurların içinde serbestçe hareket etmeleri için, böyle bir ortama ihtiyaç vardır.
Leukippos’un atom öğretisini ve diğer görüşlerini, kendi kişisel düşünceleri içinde harmanlayarak günümüze ulaştıran kişi, yetenekli öğrencisi Demokritos olmuştur. Demokritos Abdera’da doğmuş ve M.Ö. 470-360 yılları arasında orada yaşamıştır. Bu iki düşünüre göre kâinat, yaygın boşluğu dolduran bir dizi yoğun, bölünmez ve ezeli unsurdan oluşur. Ancak bunlar, çok küçük oldukları için duyularla direkt olarak algılanamaz. Bölünemez, yok edilemez ve değişmez olduklarını öne sürdüğü atomların; büyüklük ve ağırlık bakımından da farklı olduklarını belirten Demokritos’a göre varlıkların bütün mevcut ve muhtemel bileşimleri, ayrı ayrı atomların bir araya toplanmalarıyla oluşurken, yok oluş ve çözülüş süreçleri de, atomların birbirinden ayrılıp, dağılmalarıyla gerçekleşir. Nesnelerin tüm temel nitelikleri sadece ağırlık, yoğunluk ve katılık gibi nicel özelliklere bağlıdır. Renk, koku, ısı, tat gibi subjektif özellikler ise bizim duyularımızla ilişkili olup, gerçekte o nesnenin özünde bulunmayan sekonder ve izafi özelliklerdir. Mutlak ve nesnel gerçeklik sadece atomlara ve boşluğa bağlıdır.
Materyalist felsefenin kurucusu olarak kabul edilen Demokritos’a göre sonsuz zamanlardan beri, sayısız atom, “ağırlık” kanununa göre, yine sonsuz olan boşlukta hareket etmektedir. Bunların birbiriyle rastgele çarpışmaları sonucu, bazen atomlar bir araya gelerek, kümelenirler. Birbirine benzer kümelerin birleşmesiyle de gözle görülebilir büyüklükteki varlıklar oluşur. Bu sürecin çok büyük ölçeklerde gerçekleşmesi sonucunda da “dünyalar” oluşur ve bir süre sonra atomlarının dağılmasıyla bu dünyalar yok olur. Bizler de şu anda, bunlardan biri üzerinde yaşamaktayız. Neden-sonuç ilişkileri çerçevesinde kendi kendisine gelişen ve işleyen bu süreç için, bir “düzenleyici, tasarlayıcı ve yönetici” ruha gerek olmadığını öne süren Demokritos, kâinatın ve insanın varoluşunu şansa ve tesadüfe bağlar. Demokritos’a göre insanın bedeni gibi ruhu da bazı atomlardan oluşan maddi bir yapı niteliğindedir. Daha ince olan bu atomlar, ölümden sonra ayrışıp dağılırlar. Demokritos, manevi olduğu söylenen tüm şeylerin, ya algı- altı atomik yapılara ya da boş inanca indirgenebileceğini söyler.
Bu maddeci yaklaşımına rağmen, Demokritos da felsefesine birkaç manevi unsur eklemekten geri kalmamıştır: “Kaba güç yük hayvanlarına yakışır. İnsanın asaleti, düşünce gücünden kaynaklanır. Ulaşabileceğimiz en büyük mutluluk, “(ataraxia), yani sevinç ve huzurla dolu bir rahatlık hali”dir. Bizi buna götürecek yol ise; önce kendimizi tanımak, anlamak, sonra heves ve arzularımızı frenlemek ve nihayet, bazı yüce değerlere riayet etmekten geçer.”
Ancak, Demokritos’un etik öğretisi, kendi içinde belirli bir bütünlüğe ve sistematiğe sahip görünen “tabiat öğretisi” ile yeterince ilişkilendirilmemiş bir durumdadır ve ona kıyasla, oldukça belirsiz ve düzensizdir.
Direkt olarak gözlenemeyen ancak dolaylı olarak-akıl ve düşünce yoluyla-var oldukları kavranabilen atomlar ve atomların hareketleri, Demokritos’a göre kâinatta gözlenen tüm varlık ve süreçlerin esası ve kaynağıdır. Duyularımız aracılığıyla yaptığımız gözlemler, sadece atom guruplarının çok büyük ölçekli kümeleriyle sınırlı olduğu için, Demokritos ampirik bilgiyi “güvenilmez” olarak niteler. Ona göre, duyu verileri birtakım zanlardan ibarettir; çünkü insanlar duyusal fenomenleri değişik bakış açılarından algılayabilir ve yorumlayabilirler. Duyular aracığıyla türetilmiş olan bilgi, kişiden kişiye değişebilen izafi bir özellik taşır. O halde insan bilgisi, gerçek olgusallığa, yani atomik olgusallık dünyasına hiçbir zaman ulaşamayacağı için, daima subjektif ve kesinlikten uzak olmak zorundadır.
Demokritos’un bu gibi görüşleri, Pirho gibi izleyicilerini en sonunda, insanın hiçbir şeyi tam olarak bilmesinin mümkün olmadığını esasına dayanan koyu bir şüpheciliğe yöneltti. Ve okulu, Sofistik felsefenin odağı konumuna geldi.



Sofistler


M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda, Yunanistan’da, önce kolonilerden başlayıp, daha sonra Atina’ya ulaşan “sistematik-özgür-kişisel” birçok düşünce akımı doğdu ve gelişti. Yöre insanı, düşünce tarihinde, o döneme kadar eşi görülmedik bir şekilde, içinde yaşadığı alemi ve bizzat kendisini anlamaya ve açıklamaya yönelik yoğun bir entelektüel faaliyete koyuldu. Düşünürler, yeni ve orijinal görüşleri, bir “bayrak yarışmacısı” coşkusuyla birbiri ardınca ortaya koymaya başladı. Günümüz uygarlığına has olanlar dışında neredeyse hemen tüm felsefi hususlar o dönemde ortaya konulmuş, tamamen çözülmemiş olsalar da, sistematik bir şekilde ele alınıp, analiz edilmişlerdi. Bazıları birbirini destekleyen ve geliştiren nitelikte, ancak çoğu farklı, hatta bir kısmı birbirine tamamen zıt özellikte olan bu kadar çok görüşün nasıl olup da böyle kısa bir zaman dilimi içinde felsefe tarihi sahnesine çıkmış olduğu, gerçekten anlaşılması ve izahı zor bir olgudur.
Yunan felsefesinin ilk dönemine ait görüşler genelde sadece kozmoloji alanına ait idi ve insan konusu, büyük ölçüde göz ardı edilmiş durumdaydı. Her ne kadar Ksenophanes, Herakleitos ve Pythagoras’ın felsefelerinde insan unsuruna değinilmişse de, ana konu olarak insanı ele alan ilk felsefi ekol, Demokritos’un görüşleri üzerinde yükselen Sofistik yaklaşım oldu.
Sofistlerin felsefe tarihinde belirmelerinden önceki dönemde Yunan düşünce dünyası, adeta bir “görüşler ve yaklaşımlar” bombardımanı altındaydı. Çoğu birbiriyle çelişen pek çok sayıdaki farklı felsefi öğreti ve bakış açısının mevcudiyeti başlangıçta, üstün düşünme gücüne sahip sıra dışı parlak zekâlar için, verimli sonuçları olan mukayese ve sentezlere imkân sağlamış olsa da, daha sonraları bu durum özellikle toplumun ezici çoğunluğunu teşkil eden sıradan insanlar için kafa karıştırıcı bir etki yapmaya başladı. Bu ortamda farklı görüşleri sağlıklı bir şekilde yorumlayabilmek, onlardaki doğruları ve yanlışları tespit edebilmek, artık gerçekten de imkânsız denebilecek kadar zorlaşmıştı. Buna zamanla, bazı filozofların, insanoğlunun doğru bilgiye ulaşma yeteneğine atfettikleri şüpheler ve güvensizlik de eklenince, tüm toplum kesimleri, tam bir düşünsel kaosa gömülmüş oldu.
Aslında o yıllarda Yunanistan maddi bakımdan en parlak dönemlerinden birini yaşamaktaydı. Pers savaşları başarıyla sonuçlanmış, bunu, büyük bir ekonomik gelişme olgusu izlemişti. Ancak bu maddi rahatlık ve refaha ne yazık ki entelektüel alanda rastlanamamaktaydı. Zaten, ayrıca maddi refah kaynakları da, zamanla toplumun çok küçük bir azınlığını teşkil eden bir seçkinler topluluğunun eline geçmiş ve adaletsiz uygulamalarla, toplumun büyük bir çoğunluğu, yoksulluğun içine itilmişti.
Sofistler, işte böyle bir ortamda faaliyete başladılar. Yunanca ”sophistai” kelimesi “bilgelik öğreten” manâsına gelir. Sofistler başlangıçta, gezgin öğretmenler olarak kentten kente dolaşarak öğrencilerine -para karşılığı- çeşitli hususlarda, özellikle de güzel konuşma konusunda, eğitim vermekteydiler. Gerçekte, Sofistlerin çoğu birer bilge veya filozof olmayıp, “yarar ve çıkar sağlama tekniklerini para ile öğreten ve hemen hemen hiçbir ilke veya değer yargısına tâbi olmayan kişiler” idi. O günlerde Yunanistan’da yaygın olan siyasal karışıklıklar ve sosyal adaletsizlikler nedeniyle, insanlar; hakları olan şeyleri kolay kolay elde edemedikleri için Sofistler, böyle bir ortamda kimin haklı olduğunun değil, kimin haklı göründüğünün önem taşıdığını iddia etmekte ve mevcut şartların da zorlamasıyla, geniş bir taraftar kitlesini ikna etmeyi başarmakta idiler.
Platon bir eserinde, bir Sofistin bu konuda halka şu telkinlerde bulunduğunu aktarır: “Yasaları ve töreleri aslında bilgisiz ve güçsüz olan kuru kalabalıklar koymuştur. Onların amacı, kendilerinden daha güçlü ve yetenekli bir kimsenin daha fazla hak elde etmesini önlemektir. Bunun için onlar; “umuma verilenden fazlasını istemek çirkin, adaletsiz ve ayıptır!” derler. Oysa gerçek doğruluk ve adalet; ‘soylu, yetenekli ve güçlü’nün, ‘soysuz, yeteneksiz ve zayıf’tan çok daha fazla şeye sahip olmasını gerektirir. Bu, tabiatta yaşayan pek çok canlıda böyle olduğu gibi, devletler ve insanlar arası ilişkilerde de öyledir. ‘Güzel konuşma’ sanatı ile kişi; mahkemede hakimlere, seçkinler meclisinde seçkinlere, halk toplulukları karşısında halka bu gibi görüşleri aşılayıp, onları yönlendirebilir. Eğer bu güç senin eline geçerse o zaman doktorun, silah eğitmenin, öğretmenin senin hizmetçin olur. Hatta borç istediğin tefeci bile, parayı başkasından alıp, sana verir!”
Tüm Sofistlerin aynı prensipleri ve görüşleri paylaşan ortak bir düşünce okuluna mensup oldukları söylenemez. Onlar genelde birbirinden kopuk, bağımsız ve farklı düşünceleri savunmaktaydılar. Ayrıca duruma ve ihtiyaçlara göre de, hemen fikir ve beyanlarından tavizler verebilmekteydiler.
Bu ekolun en ünlülerinden biri, Abderalı Protogoras (M.Ö. 480-410)’tır. İlk Sofistlerden olan Protogoras, Yunanistan’ı baştan başa dolaşarak, özellikle hakim karşısında haklı çıkmayı ve insan topluluklarını ikna etmeyi mümkün kılabilecek etkili ve güzel konuşma teknikleriyle ilgili dersler verdi. Bu şekilde büyük bir servete ve üne sahip olduktan sonra, Atina’ya yerleşti. Protogoras’ın öğretisinin esası “kesin ve mutlak gerçekliğin olmadığı ve hakikatin, kişiye ve zamana göre değişen subjektif bir niteliği olduğu” iddiasına dayanıyordu. Onun şüpheciliği dini konuları da kapsıyordu: “Tanrıların var olduğunu veya olmadığını anlamak öyle zor bir iştir ki, bunu başarabilmeye ömür yetmez!” Bu sözleri üzerine Protogoras da dinsizlikle suçlandı ve yargılandıktan sonra, Atina’dan sürüldü. Protogoras’ın görüşlerinin şekillenmesinde, Demokritos’un önemli etkileri olmuştur.
Bir diğer önde gelen Sofist olan Leontini’li Gorgius (M.Ö. 483-375), “Doğa veya Varolmayan” başlıklı yazısında şu üç öncül üzerine kurulu olan nihilistik felsefesini anlatır: “1-) Hiçbir şey mevcut değildir. 2-) Eğer herhangi bir şey varolmuş olsaydı bile, biz bunu bilemezdik. 3-) Şayet büyük bir şans eseri o şeyi bilmiş olsak da, onu bir başkasına aktaramazdık.”
İlkesiz, faydacı ve çıkarcı eğilimleri nedeniyle zamanla, Yunan toplumunda Sofistler hakkında olumsuz tepkiler doğdu ve sonuçta “Sofist” terimi yüz kızartan; hakaret ya da aşağılama ifade eden bir anlam kazandı. Bunda özellikle bazı Sofistlerin açıkça hileli ve sahte akıl yürütmelerle “metot, doğrululuk, adalet” gibi kavramların iyice içini boşaltıp, değersizleştirme girişimlerinin büyük rolü oldu. Platon ve Aristoteles’e göre Sofistik yaklaşımın nihai olarak gelip, dayandığı nokta; yararsız ve boş söz cambazlıklarıyla felsefi sorunları iyice yozlaştırıp, içinden çıkılamaz bir hale getirmek olmuştur. Bu iki büyük düşünüre göre Sofizm, başlı başına bir çirkinlik felsefesi olup, tüm Sofistik ilke ve metotlar tamamen yararsız, hatta toplumsal yapı ve düzen için zararlı safsatalardır.

Sokrates


Sofistlerin Yunan toplumunu yozlaştırıcı etkileriyle en müessir ve başarılı mücadeleyi verme şerefi Sokrates (M.Ö. 470-399)’a ait olmuştur. Sahakian, Sokrates’ı niteleyen en karakteristik özelliğin, büyük bir içtenlikle savunduğu ve Sofistlerin ilkesizliğine taban tabana zıt bazı evrensel prensipler olduğunu belirtir. Meselâ, Sofistler haksızlığa uğramanın, haksızlık yapmaktan daha yüz kızartıcı olduğunu söylerken; Sokrates, haksızlık yapmaktansa, haksızlığa maruz kalmanın tercih edilmesi gerektiğini öğretir. Sofistler, davranışın subjektifliğini savunur ve bireyin duygu ve isteklerine dayalı faydacı ve çıkarcı davranışları teşvik ederken; Sokrates, objektifliği ve tüm insanlığın hayatında müştereken geçerli olması gereken erdem ilkelerini savunur. Sofistler, insan için özgürlüğün, arzu ve dürtülerini serbestçe ve sınırsızca ifade etmesiyle mümkün olacağını iddia ederken; Sokrates, gerçek özgürlüğün, ancak tutkulara kölelikten kurtulmakla, yani benliğin, erdem tarafından tam olarak denetimiyle mümkün olabileceğini belirtir.


Sokrates’ın Hayatı


Sokrates ile ilgili rivayetler günümüze Platon ve Xenophon gibi öğrencilerinin yazıları vasıtasıyla ulaşmıştır. Ne yazık ki bizzat kendisinden bize yazılı hiçbir şey kalmamıştır. Bu nedenle onun hakkında söylenen ve bilinen her şey tartışılabilir niteliktedir. Meselâ, Platon’un diyaloglarında söylenenleri gerçekten Sokrates’ın söyleyip, söylemediği kesin olarak belli değildir. Sokrates’ın hayatını ve öğretilerini tam ve şüpheden uzak bir şekilde ortaya koymak mümkün görünmemektedir. Störig, Platon’un Sokrates’ın ağzından verdiği görüş ve düşüncelerin esas olarak Sokrates’a değil, Platon’a ait olduğunu belirtir. “Sokrates araştırmaları” felsefe tarihinin en çetin ve tartışmalı konularından birini teşkil etmiştir. Sokrates’a aitmiş gibi görünen sözler ve bilgiler, çeşitli süzgeçlerden geçirilerek iyice elendikten ve seçildikten sonra derlenmiştir. Ancak sonuçta ortaya konan öğreti ve “Sokratik Metot”, yine de tamamen dolaylı bilgilere dayanmaktadır.
Sokrates’ın M.Ö. 470 yılında Atina’da taş yontucusu bir baba ile ebe olan bir annenin oğlu olarak dünyaya geldiği söylenir. Rivayete göre, doğduğu şehri sadece askerlik yapmak üzere terk etmiş ve çıktığı seferde tüm güçlükleri göğüsleyerek ve tehlikeli sorunların çözümlerine öncülük ederek çok büyük yararlılıklar göstermiştir. Başkaları soğuk nedeniyle kalın giysiler içinde büzüşüp, bekleşirken; o, incecik elbiseleri ve çıplak ayaklarıyla buzlar üzerinde durup, usanmadan mücadelesini sürdürmüştü. Çevresindeki hemen herkes korku içinde kaçışıp, uzaklaşırken o, komutanının çevresinde olağanüstü bir soğukkanlılıkla görevini ifa etmeye devam etmişti. Bir savaşta, taktik icabı geri çekilme yönünde tartışma götürmez bir emir alınca, sırtını düşmana dönmüş olmamak için emredilen noktaya kadar göğsü düşman saflarına dönük olacak şekilde geri geri yürümüştür. Onun kahramanlıkları, metaneti ve dayanıklılığı hakkında inanılması güç söylentiler vardır.
Barış dönemlerinde, hemen her gün, çok sade bir kıyafetle Atina sokaklarında ve alanlarında dolaşıp, “içinden gelen sese” uyarak, oldukça farklı bir öğretmenlik anlayışıyla insanları uyarırdı. Zamanla çevresinde çok renkli bir öğrenci gurubu toplandı. Öğrencileri arasında şehrin ileri gelenlerinin çocukları da vardı. Dersleri, tamamen ücretsizdi. Üzerinde en çok durduğu konular; erdemin niteliği, doğruya ulaşmanın yöntemleri, ideal devlet yönetimi olsa da, aslında Sokrates için insanla ilgili her şey önemli idi. O, insanın tüm yönlerini bir bütün olarak ele alır; hayatın her cephesi için en güzeli ortaya koymaya çalışırdı.
Sokrates’ı daha iyi tanımak için ve anlamak için devrinin sosyal şartlarını ana hatlarıyla bilmek faydalı olacaktır: O yıllarda Atina demokrasiyle yönetilmekteydi. Ancak dönemin demokrasi anlayışı günümüzünkinden oldukça farklıydı. İlk olarak, Atina nüfusunun yarıdan fazlasını, hiçbir sosyal ve siyasi hakkı olmayan köleler oluşturmaktaydı. Kenti yönetenler, servetlerinin çok büyük bir kısmını kölelerin sırtından kazanıyorlardı. İkinci olarak, çeşitli bakımlardan kölelere benzer bir durumda olan kadınlar da tıpkı onlar gibi, seçme ve seçilme başta olmak üzere, hemen tüm temel yurttaşlık haklarından yoksundular.
Yunanlı düşünürler ve yazarlar; birer vatandaş, hatta bir insan olarak bir kadını veya bir köleyi muhatap alıp, onlara seslenmezlerdi. Devlet yönetimi ve sosyal organizasyonla ilgili görüşler ve ilkeler gerçekte, azınlıkta olan seçkinlere yönelikti. Bu durumda Atina’da uygulanmaya çalışılan demokrasinin temellerin çok sağlıksız olduğunu söyleyebiliriz.50 Yöneticilerin yanlış uygulamaları ve yolsuzlukları, zamanla aristokratik bir yönetime karşı genel bir ilginin ve özlemin doğmasına yol açtı. Otuz yıla yakın süren (M.Ö. 431-404) Peloponnesos savaşları sırasında bu durum iyice belirginleşti ve demokrasi taraftarlarıyla, Isparta’nın yönetim şekli olan aristokrasiyi savunanlar arasında kıyasıya bir çekişme başladı.
Böyle bir ortamda, her aklı başında insan gibi, Sokrates da mümkün mertebe siyasete karışmamaya gayret etti. Ancak mevcut problemlerle ilgili tenkitleri ve çözüm önerileri, onun aristokrasi yanlısı olarak nitelendirilmesine yol açtı. Atina, Isparta’ya yenilince kısa bir yönetim değişikliği oldu. Ancak, idareden uzaklaştırılan demokrasi taraftarları süratle toparlanıp, yeniden işbaşına geçti. Bu sonuç, Sokrates’ı eleştiri oklarının odağına yerleştirdi ve ona en az yakıştırılacak bir suçlamayla -dinsizlikle- itham edilerek, yargılandı. Mahkeme heyeti karşısındaki eşsiz savunmasını Platon günümüze ulaştırmıştır. Ancak her şeye rağmen taraflı ve peşin hükümlü yargı heyeti onu, tarihte eşi zor görülür bir adaletsizlikle, ölüme mahkûm etti. 70 yaşındaki Sokrates af dilemedi ve şerefiyle ölüme yürüdü. Platon bu olayı “Phaidon”da şöyle anlatır: “-Geriye bizler kaldık ve kendi aramızda, durumu ve son konuşmaları bir kez daha gözden geçirdik. Sonra, başımıza gelmiş olan bu uğursuzluğa verdik, veriştirdik. Artık, çok sevdiği babasını yitirmiş bir yetim gibi hayatımızı sürdürmek zorunda kalacağımız kanaatine hepimiz iştirak ettik.
O, yıkandıktan ve yanına getirilen çocuklarıyla ve yakını olan kadınlarla Kriton’un yanında bir süre konuştuktan sonra; onları dışarı gönderdi ve geri döndü. İçeride uzunca bir süre kalmıştı. Artık güneş batmak üzereydi. Yanımıza gelir gelmez tekrar yıkandı ve oturdu. O ana kadar konuşmamıştı. Bu sırada içeriye ‘On birler’in adamı girdi ve ona yaklaşarak şunları söyledi: “-Sokrates! Ben görevim gereği, kendilerinden bu zehri içmelerini istediğimde bana tepki gösteren kimselere karşı duyduğum hisleri, sana karşı asla duymayacağımdan eminim. Senin, burada şimdiye kadar karşılaşmış olduğum kimselerin en yücesi ve en iyisi olduğunu görüyorum. Bundan dolayı öncekiler gibi davranmayacağını da çok iyi biliyorum. Çünkü seni gerçekte kimlerin buraya getirdiği hususunda en az benim kadar bilgin vardır. Kızacaksan, sen zaten onlara kızarsın. Şimdi sana ne söyleyeceğimi de anlamışsındır. Elveda! Sana, değiştirilmesi mümkün olmayan kaderine boyun eğmekte kolaylıklar diliyorum”. Bunları söylerken birden bire ağlamaya başladı ve sonra hemen dönüp, dışarı çıktı. Sokrates ise arkasından bakarak: “Sana da elveda! Biz de üzerimize düşeni yapacağız” dedi ve şunları söyledi: “Ne kadar nazik bir adam. Bana hep iyi davrandı, benimle çok hoş konuştu. Gerçekten çok iyi bir insan. Şimdi bakın nasıl samimiyetle ağlıyor. Haydi Kriton! Biz de gerekeni yapalım artık. İçecek hazırlanmışsa getirsinler, değilse hazırlasınlar”. Bunu duyan Kriton: “Ama Sokrates, dışarıda dağlar hâlâ görünüyor, demek ki henüz gün sona ermemiş. Hem ayrıca diğer mahkûmlar infazdan önce kendilerine daima bir ziyafet çekip, alem yaparlar. Sen niçin acele ediyorsun? Daha vakit var.” Sokrates, Kriton’un sözlerine şu karşılığı verdi: “–Onların böyle davranmaları çok normal, çünkü, bu şekilde bir şeyler kazanacaklarını sanırlar. Oysa benim için, bu işin hemen veya bir süre sonra olması, aynıdır. Eğer ben hayata, “beni hiç bırakma” diyerek yapışırsam, artık benim olmayanı istemek gibi komik bir duruma düşerim. Haydi beni dinle ve söylediğimi yap!” Bunun üzerine Kriton yanında duran çocuğa dönerek kapıyı işaret etti. Çocuk dışarı çıktı ve biraz sonra, elindeki bir çanakta zehir taşıyan bir adamla geri döndü. Sokrates adama “Pekalâ sen herhalde bununla ne yapacağımı biliyorsundur!” Adam “Fazla bir şey yapman gerekmez. Sadece bunu içtikten sonra, bacakların ağırlaşıncaya kadar biraz dolaşır, sonra yere uzanırsın ve, bu etkisini gösterir.” diyerek çanağı uzattı. O da çanağı hiç önemsemeden aldı, öyle ki; ne eli titredi, ne de yüzünün rengi veya şekli değişti. Her zaman yaptığı gibi karşısındakinin yüzüne bakarak : –“Bunun fiyatı nedir, karşılığında ne istersin?” Adam onun şaka yaptığını anlamamış olmalı ki “–Biz sadece etkili olacak kadarını hazırlıyoruz, Sokrates!” karşılığını verir. Sokrates, “Anlıyorum, şimdi bir sakıncası yoksa biraz dua etmeliyim: ‘Buradan oraya yolculuğumu kolaylaştır! Artık hazırım.’ der demez, zehri hiçbir korku ve tereddüt emaresi göstermeden içip, bitirdi.
Çoğumuz, ağlamamak için kendimizi ancak bu noktaya kadar zaptedebilmiştik. Onun bu hareketlerini görünce, artık hiçbirimizin daha fazla tahammülü kalmadı. Ben, gözlerimden -damla damla değil- seller gibi yaşlar boşanınca, yüzümü saklamak zorunda kaldım. Bizi özellikle yıkan şey, böyle yüce bir dostun kaybıydı. Ben, hem ona, hem de bu kaybım nedeniyle kendime ağlıyordum. Göz yaşlarını tutamayan Kriton benden daha önce, köşelerden birine çekilmişti.
Ağlamaya bizlerden önce başlayan Apollodoros’un bitmek bilmeyen hıçkırıkları da yüreklerimizi dağlıyor, Sokrates dışında hepimizi perişan ediyordu. O ise hiçbir şey yokmuşçasına büyük bir metanetle “Ne yapıyorsunuz öyle bakayım? Sizler ne biçim adamlarsınız!.. Ben kadınları, böyle yapmasınlar diye göndermiştim. Ölmek üzere olan bir insanın sükûnete ihtiyacı olacağını işitirdim. Onun için şimdi sizler de susun ve metin olun!” Bu sözleri duyunca öyle utandık ki ağlamayı kesip, hemen toparlandık. O ise, rahat bir tavırla odada dolaşmaya devam etmekteydi. Nihayet bacaklarının ağırlaştığını anlayınca, celladın söylediği gibi sırtüstü uzandı. Bundan sonra bu görevli şahıs, onun ayaklarını ve bacaklarını yoklamaya başladı. Sonra ayağını sıkarak, bir şey hissedip hissetmediğini sordu. “Hayır” cevabını alınca dizini sıktı ve yavaş yavaş yukarıya doğru çıkarak, zehrin etkisinin nasıl yayıldığını bize göstermiş oldu. Sonra bir kez daha yoklayarak bize “–Kalbe ulaşınca bu iş bitecek!” dedi. Bedeninin alt kısımları iyice soğumuş olan Sokrates üzerine örtmüş olduğu örtüyü birdenbire açarak son sözlerini söylemeye başladı: “–Ey Kriton! Bizim Asleipos’a borcumuz vardı. Bunu ona ödeyin, ama sakın unutmayın!” “Bunu yapılmış bilin.” diyen Kriton sordu “–Başka bir şey söylemeyecek misin?” Sokrates, Kriton’a cevap vermedi. Biraz sonra titredi ve tamamen hareketsiz kaldı. Görevli üzerindeki örtüyü kaldırınca, bakışlarının sabitleşip, donduğunu gördük. Bunun üzerine Kriton onun gözlerini ve ağzını kapadı.
İşte yüce dostumuzu akıbeti böyle oldu. Hepimiz onun, gördüklerimiz, tanıdıklarımız ve sınadıklarımız içinde en soylu, en anlayışlı ve en doğru kişi olduğuna hemfikirdik...


Sokrates’ın Öğretisi



Sokrates, Yunan tarihinin, siyasi ve sosyal bakımdan, en karmaşık dönemlerinden birinde yaşamakta olduklarını ve böyle bir ortamda kendisinin görevinin de; toplumu, hızla içine yuvarlandığı kaostan kurtarabilmek için insanları uyarmak olduğunu söyler. Öğrencilerinden Platon onun bu inancını şöyle ifade etmişti: “Devletimiz, atalarımızdan bize bozularak intikal eden örf ve adetlerle, son derece kötü bir şekilde yönetilmektedir, çünkü dayanak noktası olan değerler, tamamen dejenere durumdadır.”
W. Weischedel ise, Sokrates’ın bu “uyarı” ve “eğitim” görevini nasıl ifa ettiğini şöyle anlatır: “Sokrates, daima yüreğinin sesini dinlediğini ve böylelikle gerçekte Tanrı’yı dinlemiş olduğunu söyler. O, ömrü boyunca sürdürdüğü ilginç öğretmenlik uğraşını, içinden gelen ve Daimonion olarak adlandırdığı sese uyarak yerine getirmiştir. O, en sıradan işlerden, en üst düzeydeki ahlâki sorunlara kadar, insan hayatının her cephesine yönelik söz ve davranışlarında–hiçbir zaman kesilip, susmayan, asla duymazlıktan gelemediği, bir tür uyarıcı olarak sürekli muhatap kaldığı ve Tanrısal olduğuna inandığı–bu iç sese uymayı sürdürdüğünü belirtir. Böylelikle tüm hayatı, Tanrı’nın talimatlarına riayetle geçer. Ölümü de bu çerçevede algıladığını şöyle ifade eder: “-Ey Atinalı erkekler! Tanrı’nın beni bizzat görevlendirdiği bu yerde ben; gerçekleri söylemekten, inancımın gereklerini yerine getirmekten ve icabında çevremdekileri uyarmaktan, ne ölüm tehdidi ne de bir başka tehlike nedeniyle asla vazgeçip nöbet yerimi terk edemem.” Kadere ve Tanrı’ya güveni, ölüm anındaki şu sözlerinden bellidir. “–Şimdi görevim bitti ve gitme zamanım geldi. Artık benim için ölüm, sizin için yaşama zamanı...Ama, hangimizin akıbetinin daha iyi olacağını, ancak Tanrı bilmektedir.51
Sokrates, Daimonion’un onu daima iyiye ve güzele yönlendirdiğine ve onu kötülük yapmaktan alıkoyduğuna inanırdı. Onu tanıyanlar, Sokrates’ın diğer insanlardan çoğundan farklı birçok özellik ve davranışlara sahip olduğunu söylerler. Meselâ Alkibiades şunları anlatır: “ Belirli bir yerde durup, bir konu üzerine yoğunlaşarak sabahtan itibaren hareketsiz bir şekilde, sanki ruhen başka alemi ziyaret ediyor gibi dururdu. Hiç kimse önünden geçmezdi. Bu durum, öğlene doğru halktan bazılarının dikkatini çeker, birbirlerine, onun ne zamandan beri böyle durup, düşündüğünü sorarlardı. Ve bu şekilde akşam olurdu. Evlerin içi çok sıcak olduğu için gece dışarıda yatanların hayret dolu bakışları altında sabaha kadar bu halde kalır, ve nihayet güneşe yönelik olarak dua ettikten sonra yerinden ayrılırdı. İradesine öylesine hakimdi ki, ondan başka hemen herkesi baştan çıkarabilecek durumlarda ve hemen hiç kimsenin onu göremeyeceği mekanlarda bile kendisini daima tam bir denetim altında tutardı. O böyle insanlardan uzak yerlerde de, kalabalıkların arasında da erdemli tavır ve tutumlarını aynen sürdürürdü.”
Yazar ve komutan Xenephon, Sokrates’ı şöyle anlatır: “O daima insanı ilgilendiren konular üzerinde konuşur; neyin dindarca neyin dinsizce, neyin güzel neyin çirkin, neyin adil neyin adaletsiz, neyin manâlı neyin manâsız olduğunu; iyi bir devletin iyi bir yönetimin ve iyi bir yöneticinin nasıl olması gerektiğini ele alır; iyi ve soylu birisi olabilmek için bunların tamamının bilinmesi gerektiğini söylerdi.”
Sokrates, insanları bu önemli konularda aydınlatırken orijinal bir yöntem kullanırdı. Bu, öğrencinin sorular sorup öğretmenin cevaplarını verdiği klâsik sistemin tam tersi olan bir metottu. Soruyu o sorar, belirli uzunluktaki diyalog sonunda cevabı muhatabı verirdi. Sokrates, bu çabasını, annesinin mesleği olan ebeliğe benzetmekteydi: “Ben yüce düşünceleri yoktan var eden birisi değilim. Ben ancak karşımdakine, ruhunda zaten mevcut bulunan yararlı ve geçerli düşünceleri doğurması ve dile getirmesi için yardımcı olabilirim.”
Sokrates toplumun ve bireyin kurtuluş reçetesini, yani mutlaka yerine getirmek zorunda oldukları görevi; “yaratılış amacına uygun yaşamak” şeklinde formüle eder. Bunun yolu da “bilgi” ile “erdem”in ideal bileşiminden geçmektedir. İnsanın yücelmesi ve mutlak huzuru, ancak bu yolla mümkündür. Erdemin bilgiyle sentezi, Sokrates’ın öğretisinde ana temadır. Ona göre, iyi, faydalı ve güzel hareketler insanı mutluluğa ulaştırırken; kötü hareketler ise başarısızlığa ve felakete götürür. Bir hareketin iyi olması için, o hareketin faydalı sonuçlar vermesi ve insanın var ediliş gayesine uygun olması gerekir. İnsanın nihai hedefi “en üst düzeyde ahlâki tekâmül” olmalıdır.
Sahaikan, erdem kelimesinin-içgörü, mükemmellik, yetenek ve sağgörü-gibi çeşitli anlamlar taşıdığını, Sokrates’ın bu kavramla, “insanın hedefi olması gereken gerçek ve mutlak iyi”ye göndermede bulunduğunu belirtir. Sokrates, geçici istek, heyecan ve duyguların insan için güvenilir kılavuzlar olamayacağını, ancak rehberi “doğru bilgi” (yalnız dış dünyanın değil; en az, onun kadar kendi öz tabiat ve niteliğinin de doğru bilgisi) olan kişinin, daima doğru davranma şansına sahip bulunduğunu söyler. Felsefe tarihçileri, elinde felsefi bir literatür birikimi bulunduğuna dair hiçbir bulguya rastlanmayan Sokrates’ı, kendi kendini yetiştirmiş bir bilge olarak niteleme eğilimindedirler. Görevine önce Sofistlerin yanlış ve yanıltıcı görüşlerinin toplumdaki olumsuz etkilerini giderme yönündeki çabalarıyla başlayan Sokrates, Sofistlerin insanlara rehber olarak önerdiği “duygu ve arzular” yerine, iç görüyle elde edebileceğimiz “kendimize ait kesin bilgi”yi koyar. Sokrates bir mabedin duvarına kazınmış olan Gnothi Seauton! (Kendini bil, kendini tanı !) sözünü sürekli olarak tekrarlayarak, çevresindekilere bu hususun önemini daima hatırlatmıştır.
Kendini ve var ediliş amacını bilen kişi, yapılması gerekeni yapılmaması gerekenden kolayca ayırt ederek, daima huzur içinde yaşar. İnsanın iç alemine ait bu irfan, erdemin de kaynağıdır. Böylelikle Sokrates’da bilgi, erdemle özdeşleşmiş olmaktadır.
Sokrates genelde, insanların bilerek ve isteyerek kötülük yapmayacağını; normal bir kişinin, normal şartlarda kendi kendine fiziksel olarak zarar verecek bir şeyden kaçındığı gibi, ahlâken kötü şeylerden de-eğer onların niçin kötü olduğu ve muhtemel sonuçları hakkında yeterli bilgiye sahipse-kaçınacağını söyler. Bir insan, ancak yeterince aydınlatılmamışsa kötülük yapabilir.
Bilgi ile özdeşleşen erdem, bu şekilde iyiye, huzura ve mutluluğa götürür, ama bazen kötü davranışlar, bir kendini aldatma süreci çerçevesinde de ortaya çıkabilir. Böyle bir durumdan, bilgi eksikliğinden çok erdem eksikliği, yani kişinin kendine karşı dürüst davranmaması sorumlu olabilir. Gerçek üstünlük, fiziksel güçle değil, manevi meziyetlerle ölçülmelidir. Bunun için ruhun yüceltilmesi ve kusurlardan arındırılması çabası, lüks içinde yaşama tutkusuyla servet peşinde koşmaktan çok daha güzel bir hedeftir. İyi bir insan, kötü olandan daha güçlüdür. Ve onun başına gerçek anlamda hiçbir felaket ve zarar gelmez. Çünkü gerçek zarar manevi olandır ve bu nedenle iyi bir insana, ondan güçlü de olsalar, kötü kimseler zarar veremezler. Mutluluk da ancak ruhun manevi ihtiyaçlarını gidermekle, yani doğru yaşamakla teminat altına alınmış olunur.
Sokrates, batı düşünce tarihinde Bilge Kişi anlayışının en yetkin örneklerinden biridir. O, bilgece hayatı boyunca “- Kendini bil!” ve “Ölçülü ol!” ilkelerine, hem teoride hem de pratikte sonuna kadar uymuştur. Bu ilkelerden birincisi Platon, ikincisi de Aristoteles tarafından ele alınıp, genişletilerek sistemli birer felsefi öğreti haline getirilmişlerdir.






Sokrates Sonrası Dönem



Sokrates herhangi bir felsefi okul kurmamış ve hiçbir zaman da böyle bir niyetinin olduğunu ifade etmemiş olmasına rağmen öğretisi; taraftarlarının ve öğrencilerinin oluşturdukları çevrelerce ortaya konan çeşitli düşünce sistemlerine kaynaklık etmiştir. Sokrates’ın en başarılı öğrencisi Platon’un eski Yunan düşünce tarihinde “sistematik felsefe” dönemini başlatan ünlü öğretisini ele almadan önce başlıca temsilcileri Antistenes, Diogenes ve Krates olan “Kinik Felsefe Okulu”nu kısaca gözden geçirmek uygun olacaktır. Çünkü Kinizm, daha sonraları, etkileri binlerce yıl sürecek bir felsefi yaklaşım olan Stoacılığa dönüşecektir.








Kinikler



Zamanla Stoa felsefesine de temel teşkil edecek olan Kinik düşünce okulunun esas aldığı ilkeler “bağımsızlık, özdenetim ve en mükemmel iyilik hali olan fazilet”dir. Bu Kinik ilkeler daha sonra Stoacılığa dönüşmek suretiyle, batı felsefesini çok uzun bir süre boyunca etkileyecektir. Orta Çağda oldukça açık bir şekilde müşahede edilebilen bu etki, günümüzün bazı düşünürlerinde bile görülmektedir.
Kinizmin ilk temsilcisi, gerçek Sokratik maneviyatın izleyicisi olduğunu ileri süren Atina’lı Antistenes (M.Ö. 445-365) idi. Tarihçi Teopompus ondan, Sokratiklerin en ünlüsü olarak söz eder. Antistenes’in hem Sokrates ile hem de Sofist Gorgias ile ilişkileri olmuştur. Antistenes; öz güven, sabır, metanet ve çalışkanlığı, en mükemmel iyilik hali ve insanı gerçek mutluluğa götürecek tek yol saydığı “fazilet”in temel esasları olarak görür. Ona göre mutluluk fazilete eşlik eden sekonder bir şey olmayıp, bizzat faziletin kendisiyle özdeş olan bir şeydir. “İnsanın mükemmelliği, faziletle yaşamasının tabii sonucudur” diyen Antistenes fazileti, ahlâklı yaşamayla da özdeş görüyordu: “Erdem en güçlü silahtır. Kim erdemli bir hayat sürdürürse, bağımsız kalmak ve dünyanın muhtemel risklerinden sakınmak suretiyle gerçek huzura ulaşır. O zaman faziletin bizzat kendisi hedef olur çünkü, erdemli kişi, günlük hayatın değişmelerinden etkilenmeksizin tam bir özgürlük ve bağımsızlıkla mutluluğa ulaşabilir. Biz, çevremizdeki dünyayı tamamen denetleme gücünden yoksun olduğumuza göre, yapmamız gereken şey, iç dünyamızı, arzu ve isteklerimizi kontrol altında tutmaktır. Çünkü bizi zincirleyen, hepimizi kölelere çeviren şey, sonu gelmez isteklerimizdir. Bu durumda kurtuluş, en temel ve zorunlu ihtiyaçlarımız dışında kalan isteklere tam bir denetim getirebilmekte yatar. Bunun için kişi doğru düşüncelerden oluşan ve içine arzuların ulaşamayacağı ‘entelektüel bir kale’ hazırlamalı ve orada boş heveslerden korunmuş bir şekilde yaşamalıdır. Böylelikle fazilet, bencil tutkulardan ve gereksiz şeyleri temin çabası sonucu içine düşülecek sefaletten kurtuluşun anahtarı olur. Faziletin karşıtı ise günahlar ve kötülüklerdir. Arzularımın kalbimi esir almasındansa, deliliğin zihnime hakim olmasını tercih ederim.”
Gözle görülemeyen Tek bir Tanrı’ya inancı savunan Antistenes, bireyciliği ön plâna çıkararak, siyasi görüşleri bakımından da Sokrates’ı izledi. Ahlâki olarak yozlaşmış sosyal düzenin baştan sona yeniden elden geçirilmesi gerektiğini ileri süren Kinikler, tüm insanların kardeş olması nedeniyle savaşa ve köleliğe de karşı çıktılar. Ayrıca, toplum içindeki yoksulların ve zayıfların problemlerini çözmek, muhtaç anneleri ve çocukları korumak için bazı sosyal organizasyonların gerçekleşmesi gibi reformları savundular.
Kiniklerin belki de en ünlü olanı Sinop’lu Diogenes (M.Ö. 412-323)’tir. Antistenes’in öğrencisi olan Diogenes, zamanın “tüm sosyal değerlerine” karşı eşi görülmemiş bir savaş başlatmıştır. O çağlarda dünya başlıca iki ana kültür kuşağına ayrılmış durumdaydı. Diogenes bunların ikisini de, başta Atina ve Korint olmak üzere, yaşadığı değişik şehirlerde yakından inceleme ve tanıma imkânı bulmuş ve her iki kültürü de yaratılışa aykırı ve yozlaşmış olarak nitelemiştir. Ona göre, böyle bir ortamda zorunlu ihtiyaçların karşılanması dışında hiçbir sosyal etkinliğe katılmamak, toplumun yürürlükteki tüm ilkelerini reddetmek, faziletin ta kendisi olup, çıkmıştır. Sade bir hayat sürmek, lüks ve fantezilerden uzak kalarak güçlü bir öz-denetimle gereksiz isteklere karşı çıkmak, mutluluğun başlıca reçetesi olarak görülmelidir. Diogenes’e ait olduğu iddia edilen doğruluğu şüpheli birçok rivayet mevcuttur. Bunlardan birine göre Diogenes, köle olarak satılması üzerine efendisine, mesleğinin insanları yönetmek olduğunu söylemiş ve onun çocuklarına dersler vermiştir. Gündüzleri Atina sokaklarında elinde bir fenerle dolaşarak “dürüst bir adam” aradığı da anlatılır. Bir gün dünya fatihi Büyük İskender ona “-Dile benden ne dilersen!” deyince, “Gölge etme, başka ihsan istemem!” karşılığını verdiği ve bu cevap üzerine İskender’in duygularını “İskender olmasaydım Diogenes olmak isterdim!” sözleriyle dile getirdiği de bu rivayetler arasındadır. Aristoteles’in, Atina’da herkesçe tanınan bir kişi olarak söz ettiği Diogenes, toplumun yerleşik kurallarını sorgulamak suretiyle gerçekleştirdiği fonksiyonu “şüpheli paranın üzerini kazımak” olarak tanımlamış, yani bu şekilde “piyasayı, sahte değerlerden temizlemeyi” hedeflediğini belirtmiştir.
Kiniklerin üçüncü ve son dikkate değer temsilcisi olan ve milâttan önceki dördüncü asrın ortalarında yaşayan Tebesli Krates, Kinik felsefe ile Stoacı felsefe arasında bir geçiş halkası sayılabilecek bir öğreti geliştirmiştir. Krates ve kendisi gibi çok zengin bir kişi olan karısı, tüm servetlerini bir kenara itip, üstatları Diogenes’inkine benzer bir hayat sürdüler. Ancak Krates’in öğretisinin, hocasınınkinden çok daha ılımlı, benimsenebilir ve uygulanabilir olduğu, sevimli ve nazik kişiliğiyle de büyük sempati topladığı anlaşılmaktadır. Diogenes’in iğneleyici ve aşırı derecede dobra olan menkıbelerinin tersine, Krates’in ince espiri ve nükteleriyle insanları nasıl etkilediğine “Cüzdan” isimli şiiri güzel bir örnek teşkil eder. Çok tanrıcılığı subjektif bir zan ve iddia olarak niteleyen Krates, gerçek Tanrı’nın varlığının ve özelliklerinin, kâinattaki düzenin ve güzelliğin incelenmesi suretiyle kavranabileceğini vurgulamıştır.
Kinizm, sonunda “erken Stoacılık”ın ilk örnekleriyle birleşti. Kinik gelenek, Stoacı öğreti içinde, daha ılımlı ve benimsenebilir bir tarzda varlığını sürdürdü. İlk Kinikler tüm istek ve tutkuların yok edilmesini gerçek mutluluk ve kurtuluş için yegâne çare olarak gösterirlerken, son Kinikler hayatı bir tiyatro, Tanrı’yı da her insanın rolünü belirleyen bir yazar olarak görüp; kişinin ister zengin, ister yoksul; ister hasta isterse sağlıklı; ister özgür, isterse tutsak olsun; rolünü olduğu gibi benimseyerek, elinden gelenin en iyisini yapmakla yükümlü olduğunu vurguladılar.


Hedonizm: Kireanik Hazcılık


Kinizm ile taban tabana zıt olan ve Kinik öğretinin tüm tezlerine karşı birer antitez niteliğindeki kabullerden oluşan Kireanik Hedonist felsefe de, görünüşte, Kinik felsefe gibi Sokratik öğretilerden kaynaklanmıştır. Şu farkla ki, Kinikler, Sokratik erdem kavramının önemini aslına sadakatle vurgularken, Kireanikler, “mutluluğun erdemli davranıştan doğduğu” şeklindeki Sokratik ilkeyi, “Erdemli insan mutluluğa nasıl ulaşacağını bilen ve ne yapıp edip ona ulaşan insandır.” şeklinde değiştirmişler ve ayrıca, bunun da ancak bedeni ihtiyaçların doyurulmasıyla sağlanacağını öne sürmüşlerdi. Gerek Kinik, gerekse Kireanik öğretiler bir süre sonra daha karmaşık felsefe sistemlerine dönüştüler. Kinik öğretiler gelişerek Stoacılığa temel oluştururken, Kireanik hazcılık daha sonra Epikürcülüğe dönüştü. Ayrıca bu iki farklı öğreti, asırlar boyunca da birçok değişik felsefe sistemi içinde varlıklarını sürdürdüler. Meselâ, Stoacılığın ana kavramları Hıristiyan Felsefesi, Kant, Spinoza ve diğer birçok ünlü düşünürün öğretilerinde kendilerini hissettirirken, Kireanik hazcılığın temel görüşleri de Faydacılık, Freudçuluk ve Darwincilik gibi yaklaşımlarda tekrarlana geldiler.
Kireanik hazcılık, görünüşteki hareket noktası ne olursa olsun, sonunda ”hazların, geçici de olsalar, insan hayatının başlıca amaçları ve hedefleri” olduğu iddiasını esas alır. Bu yaklaşımın başlatıcısı Kireneli Aristippus (M.Ö. 435-355) Sofist Protagoras’ın izafiyet öğretisinden oldukça etkilenmiştir. Aristippus, Sokrates’ın “Erdem, mutluluğun sine qua non’udur.” şeklindeki prensibini, “Haz, mutlulukla eşdeğerdir.” şeklinde değiştirerek, hazzın insanın ulaşabileceği en yüksek hal veya mertebe olduğunu iddia etti. Daha da ileri giderek öğretisine, aslında tüm hazların bedeni arzuların doyumundan ibaret olduğu gerekçesiyle, hazların bazılarını diğerlerinden ayrı veya üstün tutmanın hiçbir anlamı olmadığı iddiasını da ekledi. Hedonistler, hazlar arasına nitel değil ancak yoğunluk ve süre gibi nicel farklılıklar olabileceğini öne sürdüler. Bu öğretiye göre, gerçekte hiçbir haz bizzat kötü değildir. Her ne kadar, geleneklerde ve kanunlarda bazı hazlar iyi, bazıları da kötü veya düşük nitelikli addedilmişlerse de bu kabulün mantıksal bir temeli yoktur.
Aristippus hazları, genelde elem ve ıstırap yüklü bir şekilde devam eden insan hayatının akışı içinde istisnai olarak yer alan hoşnutluk ve keyif verici haller olarak tasvir etti. Kireanikler, hazzın insan hayatının tek değerli unsuru olduğu yönündeki inançları nedeniyle, pratik uygulamaları dışında tüm felsefi, matematiksel ve kültürel faaliyetleri boş ve gereksiz olarak nitelediler. Ancak yararcı yaklaşımları nedeniyle pratik sonuçları için mantıkla ilgilendiler. Protogoras’ı teyit ederek, insan bilgisinin duyumlarla sınırlı olduğunu ve duyuların dış dünyada nesnel karşılıklarının bulunmadığını savundular. Bu durumda, insan kendi subjektif duygu durumları dışında hiçbir şeyi bilemez. Ve böylece, öznel yaşantılarımız olan duygular, varoluşumuzun tamamını kapsar. Böyle bir durumda da mutluluk için, hayatımızın her anında mümkün mertebe fazla haz almamız gerekir. Anlık ve geçici de olsa haz peşinde koşmak, Aristippus’a göre, insanın yapabileceği tek anlamlı faaliyettir. Çünkü, geleceğe dair hiçbir teminatımız yoktur ve ölüm her an gelebilir. Böylelikle Sokratik erdem anlayışı, tamamen ters-yüz edilerek, sadece haz elde etmenin ve haz miktarını arttırmanın bir tekniği olup, çıkar. Ama Aristippus, öğretisine hiç değilse görünüşte ve şekilde bir Sokratik unsur katarak erdemli bir bilgenin, hazzı yaşarken daima kontrollü ve ölçülü olması gerektiğini söyler.
Her türlü entelektüel, etik ve estetik unsuru dışlayıp, insanı hayvanlara benzer şekilde sadece fizyolojik dürtüleri peşinde koşan basit bir yaratık durumuna düşüren Kireanik hazcılığın kötü sosyal etkilerini ve olumsuz sonuçlarını düzeltmek amacıyla Annikenis ve Euhemerus adlı düşünürler bazı girişimler de bulundularsa da, Hedonik çizgi, son ulaştığı noktada haz-elem bilançosu negatif çıkan izleyicilerine tek kurtuluş yolu olarak “intihar”ı önermek zorunda kaldı. Kireanik hazcı okulun son temsilcisi Hegesias’a göre insan hayatının çok büyük bir kısmına ve insanların da büyük bir çoğunluğuna hakim olan acılardan ve çilelerden kurtuluş için intihar, tek mantıklı çözüm yoludur. Ona göre insanoğlu, arzularının sınırsızlığı ve bunların karşılanmasındaki yetersizlik nedeniyle, ölümü serinkanlılıkla tercih etmelidir.
Böylece, hazzı artırmak ve yaygınlaştırmak amacıyla yola çıkan bu ekolün gelip, dayandığı nokta, izleyicilerine “sistematik bir intihar girişimi” önermek olmuştur.


Platon


Etik ağırlıklı felsefi sistemi, mutlak olanı temsil eden idea veya eidos kavramı üzerine kurulu olan Platon’un görüşleri, hem Hıristiyan, hem de İslam felsefesini derinden etkilemiştir. Aristoteles ile birlikte, tüm Orta Çağ’a egemen olan Platon’un tesiri, günümüze kadar süre gelmiştir. Aslında Platon ve Aristoteles’nun felsefeleri, çağlar boyu birbiriyle yarışmış, Platonizm en yaygın egemenliğini Orta Çağ’ın başlarında tesis ederken, Aristotelesçi görüşler özellikle daha sonraki dönemlerde ağırlıklarını hissettirmişlerdir.
Platon, M.Ö. 427 yılında Atina’nın ileri gelen soylu ailelerinden birinde dünyaya geldi. Sokrates ile karşılaşıp, ondan “–Edebiyat yapmayı bırak, felsefe öğren!” tavsiyesini aldığında, yirmi yaşındaydı. Sekiz yıl ondan ders aldı. Sokrates’ın yargılanarak idam edilmesi karşısında duyduğu üzüntü ve öfkeyle Atina’yı terk etti. Artık Platon için seyyahlık dönemi başlamıştı. Bir süre Eukleides’in yurdu olan Megara’da kaldıktan sonra, Mısır’a giderek orada uzunca süre yaşadı. Mısır bilgeliğini, dinini ve rahiplerini yakından tanıdı. Bazı kaynaklarda yer alan “seyahatini daha doğuya, Hindistan’a kadar sürdürmüş olduğu” yönündeki iddiaları, Platon tarafından kalem alınan ve Doğu kaynaklı öğretilerin derin izlerini taşıyan bazı yazılar da desteklemektedir. Batıya dönünce, vatanına değil, İtalya’ya yerleşti. İtalya’yı gezip, gördükten sonra, Sicilya’daki Yunan kolonilerinde Pythagorasçılarla yakın ilişkiler kurmuş, 40 yaş civarında iken Siraküs’e gelerek bir süre Tiran Diyonis’in yanında kalmıştır. Danışmanlık yaptığı Diyonis’e bazı tavsiyelerde bulunmuş, ancak nasihatleri netice vermeyince, sonunda Atina’ya geri dönmüştür. M.Ö. 387’de Atina dışındaki bir zeytinlikte, bir manâda bugünkü üniversitelerin prototipi sayılabilecek olan “akademia”yı kurmuştur.
Platon, kendisinden sonra, asırlar boyu ayakta kalacak olan bu müessesede ömrü boyunca ücretsiz dersler vermiştir. Bu okul, bir felsefi tartışma ortamı oluşturmasının yanında, verimli bir araştırma merkezi olarak da etkili olmuş; derslere katılan öğrencilere, matematikten retoriğe kadar uzanan pek çok farklı alanda eğitim verilmiştir. M.Ö. 4. yüzyıldaki önemli matematik çalışmalarının çoğu ‘akademia’da, Platon’un öğrencileri veya dostları tarafından gerçekleştirilmiştir.
Batı’da konik kesitler teorisi, ilk defa burada ele alınıp, öğretildi. Katılar geometrisinin kurucusu Theaitetos, ‘akademia’ üyesiydi. Orantılar teorisinin yazarı olan, eğrilerle sınırlanmış alanları ve hacimleri “tüketme yöntemi”yle hesaplamayı bulan ve eşmerkezli kürelerin astronomik şemasını hazırlayan Knidos’lu Eudoksos, Platon’la çalışabilmek için okulunu Atina’ya nakletmişti. Tabiat tarihi, hukuk ve yasama konularında da çalışmaların yapıldığı ‘akademia’daki araştırma ve eğitim etkinlikleri, Platon’un ölümünden sonraki üç asır boyunca devam etmiştir.
Başka düşünür ve yazarlarca, Platon’un kişiliğiyle ilgili olarak hazırlanmış olan eserler çok azdır. Öğrencisi Aristoteles’e göre o, “övmek için bile olsa; kötülerin, hakkında asla konuşmaları meşru olmayan” mükemmel ve asil bir insandı.
Platon, Eski Yunan felsefesinde Herakleitos’tan Pythagoras’a uzanan önemli bir geleneğin mirasçısı olmuştur. Hem üstadı hem de “yaşlı dostu” olan Sokrates ile birlikte, felsefenin bir yandan sağlam ve tutarlı düşünce ve çıkarımlara; bir yandan da akıcı ve zengin bir dil kullanımına önem veren klâsik çizgisi üzerinde yer almıştır. Kendisinden bize hiçbir yazılı metin kalmamış olan Sokrates’ın uyguladığı “diyalog” metodunu bir yazı biçimi haline getirerek, üstadına bu yazı türünün baş kişisi olarak yer vermiştir. Yeni Çağa kadar kullanılan bu tarzın en yetkin örneklerini Platon yazmıştır.
Sokrates öncesi fizikçilerin eserlerinden, hiç değilse onlarda yer alan önemli görüşlerden haberdar olduğu anlaşılan Platon’un, yarı dini bir akım olan Pythagorasçılıkla da yakın ilişkileri olduğu söylenir. Metinlerindeki mistik ve sembolik unsurlar; Mısır, Hitit ve Asya gezilerinde tanıştığı öğretilerle ve bu gibi ilişkilerle açıklanır. Sokrates’ın en önemli etkisi ise, Platon’un felsefeyi temelde “faziletli yaşama bilgisi” olarak görmesini teminidir. O da, Sokrates’ın, erdemin bir bilgi sorunu olduğu kanaatine bağlı kalarak, eserlerinde kendi bilgi sistemi çerçevesinde, faziletli ve iyi bir hayatın entelektüel şartlarını ele almıştır.
Platon’un tüm yapıtlarının günümüze ulaştığı sanılmaktadır. Ayrıca, Orta Çağda bir çok Hıristiyan din adamı kaleme aldığı eserini Platon adıyla imzalamıştır. Günümüzde, bu sahte metinler elenmiş ve gerçekten Platon’a ait olan eserler, genel çizgileri bakımından iki döneme ayrılmıştır.
Platon’un eserleri genel olarak “Sokratik” ve “Platonik” diyaloglar olarak ikiye ayrılır. İlk bölüm, daha çok Sokrates’ın etkisi altındaki gençlik döneminde yazılmış metinleri, ikincisi ise olgunluk döneminin orijinal düşüncelerine yer verilmiş olan metinleri kapsar. “Theaitetos Diyalogu” bu iki dönemi ayıran sınır olarak kabul edilir. Birinci dönem metinlerinde diyalogların baş kişisi olan Sokrates, ikinci dönemde sadece tek bir diyalogun baş kişisidir. Öte yandan birinci dönem diyaloglarındaki tüm kişiler gerçek kişilerken, ikinci dönemde uydurma isimlere, “Bir Atinalı” gibi hayali şahıslara da yer verilir. Ayrıca, iki dönemde, kullanılan dil bakımından da bariz farklılıklar vardır. Ama, tüm bunlara rağmen, çağdaş uzmanların çoğu, Platon’un düşüncelerinde bir kopukluk bulunmadığını, iki dönem arasında sadece bir gelişim ve olgunluk düzeyi farkı olduğunu, temel yaklaşımın ise nitelik ve bütünlüğünü koruduğunu söylerler. Asıl tartışılan nokta, Platon’un diyaloglarının ne ölçüde Sokrates’ın öğretilerini yansıttığı ve hangi oranda da Platon’a ait fikir ve beyanlar taşıdığı hususuna aittir.

Platon’un Öğretisi


Felsefe tarihçileri, Platon’un ortaya koyduğu düşünce sisteminin Yunan felsefesinin doruğunu oluşturduğu görüşünde genellikle hemfikirdirler. Kendinden önceki düşünürlerin geçerli ve tutarlı görünen tüm görüşleri onun öğretisinde yer almakla birlikte ortaya koyduğu sentez, onları çok aşar.
İşe Sofistlerin yanlışlarını analiz ve tenkitle başlayan Platon, sonra yoğun şekilde Demokritos’a muhalefet ederek, tüm var oluşun ‘evrensel aklın’ tasarı ve uygulamalarından ibaret olduğunu, kâinattaki düzenin ve güzelliğin de bunun en büyük delili olduğunu söylemiştir.
Platon, eski ozanlar ile bazı Yunan düşünürlerin karamsar görüşlerine de katılmaz. Onun yaklaşımı ‘parlak ve aydınlık bir metafizik’ olarak nitelenir: “Platon her zaman idealist felsefenin kurucusu olma şerefini taşıyacaktır. O, insan hayatın için, ruhsal boyutun önemini en güzel şekilde ifade ederek, manevi tekamül için ahlâk ilke ve yasalarına uymanın önemini mükemmel bir üslûp ve teknikle ortaya koymuştur. O, böylelikle insanlığın en büyük öğretmenlerinden biri olma şerefini de kazanmıştır.”52
İdealizmin kurucusu Platon’un felsefesinde temel kavram “idea”dır. İdea, Platon’a göre, dünyada insanların aynı adı verdikleri farklı ve çeşitli nesnelerin her birinin “o şey” (o adı taşıyan şey) olmalarını sağlayan temel “varoluş biçimi”dir. Bu kelimeyi felsefe tarihinde ilk defa kullanan kişi olan Platon “idea” terimine, bir şeyin “ne”liğini belirleyen form veya maddesiz nesne manâlarını yükler. Bu varlıklar, algılanabilir fiziksel dünyadan farklı bir “idealar alemi”nde bulunurlar. İnsanoğlu üzerinde yaşadığı dünyadan bu aleme, ancak belirli bir yaşama ve düşünme disiplinin tatbik suretiyle ulaşabilir. İdeal formlar burada, yukarıdan aşağıya doğru belirli bir hiyerarşik düzen içinde ve hiçbir değişikliğe maruz kalmadan yer alırlar. Bu organizasyon içinde en üstte, her ideayı “o idea” yapan İyi İdeası vardır. İyi İdeası, bütün formları belirleyen temel formdur.
Platon’un idealar kavramını, üstadı Sokrates’ın kullandığı “diyalektik akıl yürütme tekniği” vasıtasıyla geliştirdiği sanılmaktadır. Sokrates her varlığın özünü oluşturan temel ontolojik forma, o varlığın zahiri özelliklerini bir ip ucu olarak kullanarak, diyalektik düşünme yoluyla ulaşabileceğini öne sürmüştü. Platon, benzer varlıkların tamamını kapsayan bir kümenin ortak karakterine sahip ideal biçim olarak tarif ettiği ve idea adını verdiği bu terimi, başlangıçta bir nesnenin sınıf adını belirlemek için kullandı. Daha sonraları bu terime; “nesnenin kalıcı özü, nihai gerçekliği, ontolojik aslı; primer varlık veya kâinatta kendisine birçok kopya karşılığın tekabül ettiği bir temel örnek veya arketip” manâlarını da yükledi. Buna göre dünyadaki karşılıkları, bu ideanın birer taklidi, kopyası veya o baskı kalıbından çıkmış nüshalar gibidir.
Böylece Platon’da, bütün felsefi sistemini kuşatan hakim bir tema olarak, “ontolojik olarak olgusal olan” ile “reel olarak varolan” şeklinde bir metafiziksel ayırım ve dualizm ortaya çıkar. Böylece, ontolojik olgusallık, duyular aracılığıyla görünenden (fenomenden) ayrılmış olur. Platon’a göre maddeden oluşan fenomenal dünya, uzay ve zaman sınırlamaları altındayken; ontolojik-olgusal dünya, uzay ve zamanı aşan, fiziksel sınırlamalardan ve kayıtlardan bağımsız bir nitelik taşır. Zamanın kendisinin de maddi dünyanın yaratılışıyla başladığını belirten Platon; fenomenal dünyanın duyular tarafından algılanabilen ve kendisine erişilip, dokunulabilen bir alem; ideal dünyanın ise ancak zihin tarafından algılanabilen ve fiziksel olarak ulaşılması imkânsız bir alem olduğunu söylemek suretiyle, asıl gerçekliğe veya nesnel olgusallığa ancak akıl vasıtasıyla ulaşabileceğini ifade etmiş ve böylece modern “soyut ve formel” teori anlayışının da temelini atmış olmaktadır.35 Platon bu suretle, sadece zihinsel (teorik) ve maddi iki varlık (ontoloji) düzeyine değil ayrıca, duyusal ve kavramsal olarak iki farklı bilgi (epistemoloji) düzeyine de dikkat çekmiş olmaktadır.
Platon’un bu yaklaşımına göre kendini duyularımıza sergileyen fenomenal dünya, gerçek-ideal dünyanın bir çeşit alt tasarımı ve ontolojik olarak reel olan asıl alemin hali hazırdaki bir tür kopyasıdır. Dahası, fenomenal dünya bu üst aleme bir mütekabiliyet sağlamak için hiç durmaksızın tekamül etmekte, bir başka deyişte, fenomenal dünya, ideal dünyada mevcut üstün ve güdüleyici kalıba göre, sürekli bir yeniden şekillenme ve kusursuzlaşma çabası içinde bulunmaktadır. Bu nedenle fenomenal veya duyusal varoluş dünyası, devamlı bir gelişme hali sergilemekte; birbirini izleyen zaman dilimleri içinde yeni yeni “oluş” süreçleri arz etmekte, ama bu gelişme hali hiçbir zaman nihai noktaya ulaşamamakta ve bu “idealleşme–eksiksizleşme” çabası da sürüp gitmektedir. Platon, bu şekilde, “ideal alemin tasavvur ve dizayn” programının, fenomenal varoluş evreni için belirli bir hedef ve amaç teşkil edeceğini ifade etmiş olmaktadır.
Platon, “Devlet” adlı eserinde, dünya hayatında ruhun nasıl “kısıtlandığını” ve duyular vasıtasıyla algılanan varlıkların gerçek olgusallıkla ilişkisini ele alır. Platon, bu kitabında ruhun yukarılara (ışığa–aydınlığa) yükselerek idealara ulaşmaya gayret etmesinin niçin gerekli olduğunu şöyle anlatır: “-Yeraltında, yukarıdaki bir açıklıktan ışık alan mağaraya benzer bir yerde bazı insanların bulunduğunu tasavvur et. Bu kişiler, bebeklik döneminden beri öylesine sıkı şekilde bağlı durumdadırlar ki, hiçbir yere kımıldamalarına imkân yoktur. Bu bağlar nedeniyle başlarını da oynatamamakta, sadece önlerini görebilmektedirler. Onlara, arkalarından, çok uzakta ve yukarılarda yanan bir ateşin ışığı ulaşmaktadır. Bu ateş ile ona arkaları dönük tutsaklar arasından, yine yükseklerde, bir uçtan diğerine bir yol uzandığını da farz et. Bu duvarın arkasında, birileri, duvarın boyunu aşan bir yükseklikte, türlü biçimlerdeki kaplar taşımaktadır. Bunlardan bazıları konuşurken, bazıları susmaktadır.”
“-Bu anlattığın ne garip bir yer ve o tutsaklar ne tuhaf bir durumdalar?”
“-Ama bize benziyorlar.” dedim. “Ne dersin, bu durumda oradaki insanlar, ateşten gelen ışık altında, karşılarındaki mağaranın duvarına yansımakta olan gölgelerden başka bir şey görebilirler mi? Peki, acaba o taşınan kaplar nedir? Tabii ki onların gölgeleri de mağaranın duvarına yansımaktadır. Sence bu tutsaklar, ömürleri boyunca karşılarında gördükleri ve her birine bir isim verdikleri bu gölgeleri, tek ve yegâne gerçeklik sanmazlar mı? Ve arkalarından gelen seslerin yankılar oluşturduğu bu mağarada, yukarıdaki yoldan geçen birileri konuştuğunda, tutsakların bu seslerin karşılarındaki gölgelerden geldiğini sanmaları çok tabii olmaz mıydı? Ve şimdi de, içlerinden birinin bağlarının çözüldüğünü ve doğrulmak, konuşmak ve başını arkaya çevirip ışık kaynağına bakmak zorunda bırakıldığını; tüm bunların da ona çok acı verdiğini, onun bu durumdayken, ilk defa gördüğü ateşin ışığından kamaşmış gözleriyle o anda, daha önce gölgelerini görmeye alıştığı şeylerin asıllarını seçemediğini düşün. Acaba o kişi, gözleri ışıktan rahatsız olduğu için, başını tekrar önüne çevirip, yine sadece alışık olduğu gölgelere mi bakacaktır? Ve o kişi bu gölgelerin, gözünü kamaştıran ışık altında seçmekte zorluk çektiği asıllarından daha gerçek olduğuna hâlâ inanacak mıdır? Görüyorum ve sen de görüyorsun ki güneş, çevremizde bulunan varlıkların sadece görülebilmesini değil; oluşmasını, büyümesini, beslenmesini de sağlar; ama o, bu olayların dışındadır. Yine böyle düşünerek diyebilirsin ki, gördüğümüz varlıklar yalnız biçimlerini değil, varoluşlarını da bir “En İyi”ye borçludurlar ve O, varoluşun dışındadır; ama gücü ve yüceliğiyle varoluşun üzerindedir..."
Böyle bir ontolojik temele dayanan bilgi felsefesine göre Platon, insanların ruhlarının, bedenlerinin içine girmeden önce “idealar dünyası”nda bir süre “bulunarak” bütün formları görmüş olduğunu öne sürer. Ama ruh fiziksel aleme gelip bir bedene bürününce, adeta bir şok geçirmişçesine, formlar dünyasında gördüklerini “unutur”. Sonra çocukluktan itibaren algılanabilir dünyanın nesnelerini görüp, öğrendikçe de, gerçekte bu nesnelerin asılları olan ideaları “hatırlamaya” başlar. Bu epistemolojik ilke çerçevesinde, en mükemmel eğitim sistemi; dünyanın algılanabilir nesnelerinden hareketle, “idealara ulaşmaya imkân sağlayacak öğretim prosesi” olarak tasarlanabilir. Buna göre ideaların hiyerarşik organizasyonu içinde adım adım ilerleyerek sonunda “İyi İdeası”na ulaşmak, eğitimde nihai amaç olmalıdır. Ancak, kişinin tek başına bu süreci tamamlaması mümkün olmadığından, daha önce bu eğitimi almış bir rehbere ihtiyacı vardır.
Platon “Phaidre” adlı diyalogunda ruhun fiziksel aleme gelişinden önceki bu yolculuğu şöyle anlatır: “Ruhlar, tanrıların eşliğinde gök kubbenin üzerinde bir yolculuk yaparlarken, bütün gerçek varlıkların idealarını görürler. Zeus, gökteki büyük kanatlı kraliyet arabasıyla önce çok uzaklara yönelir ve tek tek her şeyle ilgilenerek oraları düzene sokar. Onu tanrılardan ve cinlerden bir ordu izlemektedir. İnsan ruhlarını taşıyan araba da onların ardından gelir. Yeterince yükseldiklerinde ruhlar bu araçtan inerek gök kubbenin üzerine basarlar. Buradan tüm gökler ve onun dışındakiler görülebilmektedir. Ruhlar hakikati görür, onu sever ve onunla “beslenirler”. Her ruh, bir dairenin çevresinde yaptığı dönüş boyunca ‘adaleti, bilgiyi, hikmeti ve Gerçek Var Olan’ı seyreder ve bundan zevk alır. Dönüşünü ve seyrini tamamlayan ruh, gök kubbenin altındaki geçitten evine döner. Ancak bu tecrübenin ruhta, tam bir bilinçlilikle olmasa da, büyük bir tutku ve özlem halinde izleri kalır. Ruh içinden çıkıp geldiği bu ortama tekrar dönebilmek için sürekli bir hasret duyar. Dünya hayatının maddi hazlarından kurtulması için gerekli gücü, ona bu özlem sağlayabilir. İyi bir eğitimle dünya üzerindeki kopyalar bile, bu asıllar ve idealar alemine dönüş tutkusunu geliştirebilir. Dünyadaki güzellikler de aslında ‘İdeal Güzel’ ve ‘Gerçek Varlık’ın (Tanrı’nın) bir tür yansımasıdır.”
Belki de hiç yazılı metin bırakmayan Sokrates’ın etkisiyle, Platon da öğretisinin bazı önemli kısımlarını yazıya geçirmemiş, sadece yakın çevresindeki güvenilir dostlarına sözlü olarak anlatmıştır. Böyle kişilerden gelen bir rivayete göre Platon bir gün şunları söyler: “Bunları hiçbir zaman yazmadım ve yazmayacağım. Çünkü bunlar, başkalarına kolayca iletilebilen türden bilgiler gibi kelimelerle tam anlamıyla ifade edilemez...”
Platon’a göre ölümsüz bir şekilde yaratılmış olan insan ruhu, gerçekte zaman ve mekanla sınırlı olmadığı için, dünya hayatındaki durumu geçici bir kısıtlılık halidir: “Ruh, idealarını gördüğü için erdemin ve gerçeğin ne olduğunu öğrenmiştir. Kâinattaki her şey birbiriyle ilişkili ve ruh da vaktiyle her şeyi tanımış olduğu için, kendisine bir şeyin sadece küçük bir bölümü hatırlatılan bir kişi-eğer yeterince azimli, dürüst ve çalışkansa-ruhunun derinliklerinden o şeyle ilgili bilgilerin tamamını bulup, çıkarması, hatırlaması veya herkesin kullandığı ifadeyle söyleyecek olursak ‘anlaması’ gayet tabiidir.” Platon bu şekilde, belirli bir yaşama disiplini ve eğitim aracılığıyla, kişinin sınırlı gözlem verilerini veya duyusal yolla algılananı fazlasıyla aşan bir kavrayışa ve bilgiye sahip olabilme sürecini; yani sezgi, ilham ve keşfin mekanizmasını ilginç bir tarzda açıklamış olmaktadır.
Platon’un öğretisine göre insan ruhu; bir yanda duyusal algının konusu olan maddi alem ve öte yanda da ideal olgusallığa ait manevi alem olmak üzere, birbirinden tamamen farklı iki dünyanın üyesi olarak tuhaf bir ara konumda bulunur. Ama gerçekte ruh, duyular üstüdür ve ideal-manevi dünyaya aittir. Nasıl kâinat ilahi bir Ruh’a (kozmik Ruh, Nous) sahipse, minyatür bir kâinat olarak yaratılmış olan insanın da gerçekte fizik ötesi aleme mensup bir ruhu vardır. Tıpkı evrendeki kötü güçlerin iyilerle mücadelesine benzer şekilde; bir mikrokozmos olan insanın da, içinde bulunan ve onun “İyi”ye ulaşmasını engellemeye çalışan kötü güç ile sistemli bir şekilde mücadelesi gerekir. İnsanın ahlâki görevi, imkânları ölçüsünde iyiliğe erişmektir. İyinin ne olduğunu ve nerede bulunduğunu anlayan kişi, iradesiyle sürekli ona yönelmek isteyecektir. Böylece bilgi, insanı ideal varlık aleminde iyi bir konuma sahip olmaya sevk eder. İyi ile özdeşleşme erdemi, daha sonra eğer bir de adalet erdemiyle birleştirilebilirse bu, en sonunda insanın, ebedi ve eksiksiz bir mutluluk ile ödüllendirilmesini sağlayacak en yüksek manevi mertebesi olacaktır.
Platon’un bazı görüşleri, onun orta ve uzak Doğu kaynaklı öğretilerden geniş ölçüde etkilenmiş olduğunu göstermektedir. Bazı düşünürler, bu özelliği nedeniyle onu “.....Yunan kanındaki yabancı damla” olarak tanımlarlar. Nihilist F. Nietzche de bu bağlamda Platon’un öğretisini “..İsa öncesi Hıristiyanlık” olarak niteler ve “Bu Atinalının Mısırlılardan aldığı dersler bize çok pahalıya mal oldu!” diyerek onu tenkit eder.
Fakat her şeye rağmen Platon’un felsefi etkileri yaklaşık 25 asırdan beri devam ede gelmektedir. Antik çağdan sonraki birkaç yüzyıl boyunca onun görüşleri farklı bir yorumla Yeni Platonculuk adıyla canlılığını sürdürmeye devam etmiştir. Orta Çağda gelişen Hıristiyan teolojisinin ve felsefesinin de en güçlü kaynağını ve dayanağını yine Platon’un öğretisi teşkil etmiştir. Yeni Çağın başında, Rönesans ile beraber Platonculuk, gerçek bir yeniden doğuşla tekrar tüm dikkatlerin odağı oldu. Çağımızda bile kimi kesimlerde bazı öğretilerinin popülaritesi hâlâ devam etmektedir.



Aristoteles

Platon’un en ünlü öğrencisi olan Aristoteles, M.Ö. 384 yılında Ege kıyılarındaki eski bir Trakya kenti olan Stageira’da doğmuştur. Zengin bir aileye mensup olduğu için çocukluğundan itibaren müreffeh bir hayat yaşamıştır. Çağdaşı olan Diogenes sade bir yaşantıyı en büyük fazilet sayarak bir fıçı içinde gecelerini geçirirken, Aristoteles “Tam bir mutluluk hali için dünya nimetlerinden de yeterli payı almak gerekir!” diyerek çok farklı bir yaklaşım sergilemiştir.
Anlatıldığına göre Aristoteles, baba mesleği olan eczacı-hekimlik işine devam edip etmeme konusunda tereddüde düşünce, o yıllarda herkesin yaptığı gibi bir kâhine giderek ondan gelecekteki mesleğine dair kehanette bulunmasını ister. Kâhinden “filozofluk” cevabını alan Aristoteles, Platon’un akademisine müracaat eder ve yaklaşık 20 yıl orada ondan eğitim alır. Bu olayla ilgili olarak W. Weischedel “Eğer kâhin Aristoteles’e farklı bir cevap vermiş olsaydı, Batı felsefesi kim bilir hangi yönde ve nasıl gelişecekti?” demekten kendini alamaz.
Akademos’un kutsal koruluğundaki okulda 18 yaşlarında iken eğitime başlayan Aristoteles’in, o yıllarda 60 yaşlarında olan hocası Platon ile zaman zaman sürtüştüğü de olur. Bir süre sonra, artık aralarında önemli görüş ayrılıkları doğmuş durumdadır. Ama Platon geniş hoşgörüsüyle onu yine de araştırmalarını sürdürmeye teşvik etmektedir. Platon bu durumu “Tayların zaman zaman annelerine çifte attıkları gibi, Aristoteles de beni bazen hafifçe tekmeler” diyerek tasvir ederdi. Platon, bu öğrencisinin en çok okuma tutkusunu takdir eder ve bu nedenle onu “Okuyan” lâkabıyla çağırırdı. Platon’un ölümünden sonra Aristoteles Atina’dan ayrılarak Anadolu’daki Assos kentine gitti. Sonra eski bir okul arkadaşı olan Troas beyinin yanına yerleşti ve onun evlâtlığı olan bir kızla evlendi. O yıllarda askeri gücüyle Yunanistan’ın siyasi birliğini tesis etmiş olan Makedonya kralı Philipp, Aristoteles’i oğlu Alexandros’un eğitimiyle ilgilenmesi için sarayına davet etti. Daveti kabul eden Aristoteles, gelecekte Büyük İskender olarak anılacak olan 13 yaşındaki prensin mürebbiliğine başladı. Daha sonra öğrencisi tahta geçince, Aristoteles de Atina’ya geri döndü ve Lykeion adını verdiği okulunu açtı. Okul bünyesinde çok kapsamlı ve sistemli bir araştırma, inceleme ve eğitim hamlesi başlattı. Bu iş için İskender'den büyük destek gördüğü anlaşılmaktadır. Okul bünyesinde çok büyük ve zengin bir kütüphane de kuran Aristoteles, ayrıca tabiat araştırmaları için pek çok bitki ve hayvan örneği içeren geniş bir koleksiyon da oluşturdu. Anlatıldığına göre İskender, bahçıvanlarına, balıkçılarına, avcılarına ve benzeri görevlilere bulabildikleri tüm değişik ve yeni canlı türlerini Aristoteles’e ulaştırmalarını emretmişti. İskender, okulun sosyal konularda çalışan bölümü için de geniş imkânlar sağlamıştı. Bu çerçevede, farklı ülkelerde uygulanmakta olan değişik yönetim şekilleri ve kanunlar ile ilgili bilgiler derlenip toplanarak 158 farklı örnek içeren bir arşiv oluşturulmuştu.
Aristoteles okul yöneticiliği ve başöğretmenliği görevinde 12. yılını tamamlarken, Yunanistan’ın siyasi şartları değişmeye başladı. Zaten Atinalıların önemli bir kısmı, kendilerini baskı ve denetim altında tutan İskender’e olan yakınlığı nedeniyle Lykeion mensuplarına hiç de dostça duygular beslememekteydi. Bir süre sonra İskender ölünce Atina’daki “Makedonyalılar Partisi” tüm şimşekleri üzerinde topladı. Bu sırada bazı muhalifleri ve düşmanları Aristoteles’i önce bazı siyasi suçlarla itham ettiler. Ama bu şekilde yeterince ağır bir ceza almasını temin edemeyince, bu defa onu dinsizlikle suçladılar. Aristoteles “Atinalıların ikinci bir defa felsefeye karşı günah işlemelerine meydan vermemek” gibi hicivli bir gerekçeyle Atina’dan kaçmak suretiyle idamdan kurtuldu. Ancak sürgünde tek başına sadece bir yıl yaşayabildi ve M.Ö. 322 yılında öldü.
Aristoteles çok enerjik, azimli ve üretken bir düşünürdü. Öldüğünde arkasında, bazı araştırmacılara göre 400 cilt, diğer bazılarına göre ise 1 000 cilt yazılı materyal bırakmıştı. Ancak bunlardan önemli bir kısmı daha İlk Çağda kayboldu. Zamanımıza kadar gelen metinlerin çoğu, görünüşlerine bakılacak olursa, ya ders ve konuşma metni müsveddesi ya da öğrenciler tarafından tutulmuş notlar türünden şeyler olmalıdırlar. Çünkü bunlar yazı dili kuralları pek gözetilmeden çala kalem yazılmış metinlerdir. Ayrıca bunların yazılış tarihlerine göre tasnif edilip düzenlenmeleri de mümkün olamamıştır. Ancak ele alınan konulara göre bir sınıflama yapıldığında ortaya çıkan tabloya göre Aristoteles’ten bize ulaşan metinler başlıca şu 6 alana aittir:
I-) Mantık : Kategoriler öğretisi (iki inceleme), Sonuç çıkarma ve ispatlama öğretisi ve Topik (Aristoteles Diyalektiği). Aristoteles’in mantıkla ilgili yazıları Orta Çağda derlenerek “Organon” (Doğru Düşünme Kuralları) adlı kitapta toplanmıştı.
II-) Tabiat Bilimleriyle İlgili Yazılar : Fizik: Gökyüzü, Oluş ve Yokoluş, Meteoroloji, Ruh ve Hayvanlar Üzerine Yazılar.
III-) Metafizik: Bu kelimeyi Aristoteles’in kendisi kullanmamıştır. Metafizik terimi, milâttan önceki birinci yüzyılın ortalarında onun yazılarını derleyip yayına hazırlayan Rodoslu Andronikus’un, kitabın iç düzenini plânlarken, konu sıralamasında bu bölüme, fizikle ilgili kısımdan sonra yer vermiş olmasından ( Meta Ta Physika: Fizikten sonrası) kaynaklanmıştır. Bölüm sıralaması amacıyla konan bu başlık İlk Çağın sonlarına doğru artık “Tabiat ötesi” sayılan her türlü kavramı ifade eden bir terim olarak kullanılmaya başlanmıştır.
IV-) Etik: Aristoteles’in ahlâk üzerine yazıları, oğlu Nicomachos’un adıyla anılan 10 kitap oluşturur (Nicomachos Etiği).
V-) Politika: 8 kitap.
VI-) Retorik: Güzel konuşma üzerine 3, şiir üzerine 1 kitap.
Aristoteles, gerçek felsefenin anlaşılabilmesi için ve genelde doğru bilgiye ulaşabilmek için “mantık” (kendi deyişiyle analytika) adlı disiplinin genel kurallarının bilinmesi gerektiğini söyler. Aristoteles felsefeyi teorik, pratik ve poetik olarak üç bölüme ayırmış ve teorik felsefenin alt dallarını ise matematik, fizik ve metafizik olarak belirlemiştir. Pratik felsefe, kültür ve siyasette olduğu gibi, teorinin uygulamasına yöneliktir. Poetik felsefede ise, sanat eserlerindeki estetik ve eğitsel unsurlar ile bunlara gösterilen duygusal tepkilerin analizine yer verilir.
Aristoteles’in tabiat bilimleriyle ilgili düşünceleri ”Fizik” başlığı altında toplanmıştır. Bu kitapta önce mekan, zaman, madde ve hareket gibi temel fiziksel kavramlar belirli bir sırayla tanımlanıp, gözden geçirilir. Bu arada daha önceden yaşamış düşünürlerin bu konularla ilgili görüşleri de aktarılır ve bazıları oldukça sert bir üslûpla tenkit edilir. Bu alıntılar, günümüz düşünce tarihi arşivi için çok değerli bir belge özelliği taşır.
Aristoteles’in fizik ve astronomideki temel yaklaşımı teolojiktir. Öğretmeni Platon’dan gökcisimlerinin kutsal ve dolayısıyla kusursuz bir mükemmellikte oldukları şeklindeki dini önermeleri harfi harfine alan Aristoteles’e göre de gökcisimleri ancak ve ancak yetkin, sürekli ve değişmez özellikteki bir hareket şekline sahip olabilirler. Kutsal olmayan dünya ise, bu yetkin ve düzenli sistemden ayrı ve uzak bir şekilde merkezde yer alır. Yerden aya kadar olan noksanlık ve kusurluluk bölgesinde her şey sürekli değişip, dönüşerek yeni yeni biçimler oluşturur ve sonra bozularak biçimini yitirir. Ayın ötesindeki mükemmel evren ise, eş merkezli kusursuz kürelerden oluşur. Bu küreler, aralarında belirli açılar bulunan eksenler çevresinde ideal bir şekilde hareket etmektedirler. Tüm bu düzenlilik ve hareketliliğin kaynağı ve nedeni ise kendisi fiziksel alemin ötesinde bulunan ve hareket etmekten münezzeh olan Tanrı’dır.
“Fizik” adlı kitabında, tabiatla ilgili temel tanımlara, gözlemlere ve genel değerlendirmelere ayrılan kısımlarından sonra Aristoteles, şu sonuçlara ulaşır: “Varlık alemiyle ilgili gözlemlerimizde, incelediğimiz her yerde ve her şeyde şaşırtıcı bir plân ve düzenlilik ile tüm kâinatı kuşatan bir gayelilik olgusu karşımıza çıkmaktadır. En büyükten en küçüğe kadar tüm varlıklar belirli bir amaç (telos) ile birbirine bağlanmıştır. Her yerde gözlenmekte olan bu durum tesadüfle açıklanamaz. O halde tabiatın bünyesindeki bu gayeliliğin sırrı, ancak ‘evrensel yaratılış amacının gerçekleşmesi’ olabilir.” Aristoteles bu çerçevede tabiatta boş ve gayesiz hiçbir şeyin bulunmadığını, çünkü Tanrı’nın her şeyi belirli bir amaç için yarattığını söyler. Tanrı maddenin biçimlendirilişini, bu evrensel amaç çerçevesinde gerçekleştirir.
Aristoteles’e göre bir şeye ait gerçeklik, onun özü (Platon’un ideası) ile bir ve aynıdır. Platonun idea anlayışını eleştirmesine rağmen kendisi de onunkine oldukça benzeyen bir ontolojik sistem geliştirmiştir. Tümel kavramlarla gerçekliğe yaklaşabileceğimizi belirten Aristoteles, yine Platon’u hatırlatan bir şekilde varlığın bilinmesiyle varoluşun kendisi arasında tam ve bire bir ilişki olduğunu söyleyerek, ontoloji ile algı ve bilme olayları arasındaki kopmaz bağlara dikkat çeker.
Ancak, Aristoteles Platon’un aksine, bilginin esas kaynağını kavramlar arasındaki ilişkilerde değil, duyularla algılanan olgularda görmüştür. Ama sadece duyulara bağlı kalan bilginin yetersizliğini ve genelin bilgisinin önemini vurgulamaktan da geri kalmamıştır. Aynı şekilde mantıksal çıkarım ve akıl yürütmelerin mutlaka duyularla sağlanacak veriler ile doğrulanmasının gereğinin altını da çizmiştir. Buna karşılık, olgusal dünyanın akli bir düzene sahip bulunması nedeniyle, genel ve zorunlu bilgiye akıl yoluyla ulaşmayı da mümkün görmüştür.
Diğer taraftan Aristoteles, “nesnelerin gizli özelliklerini açığa çıkarmak amacıyla olağan şartların değiştirilmesi işlemi” olarak gördüğü deneyin, tabii bir yöntem olmadığı için, varlığın özünü açığa çıkarmakta yararlı olamayacağına inanmaktaydı. Aristoteles’in deneyi hor görüp, tabiat araştırmaları için en uygun yöntemin gözlem olduğu hususundaki bazı ifadelerine rağmen, uygulamada gözleme de yeterince yer vermemesi, eski Yunan düşünce geleneğinde gözlem ve deneyin ihmal edilmesi gibi olumsuz bir sonuca yol açmış ve bu olumsuzluk, bu geleneği örnek alan başka toplumları da etkilemiştir.
Aristoteles’in ölümüyle birlikte antik Yunan felsefesinin altın çağı da kapanmış olur. Ancak bundan sonraki iki bin yıllık çok uzun bir dönem boyunca felsefe sahnesine çıkan tüm yaklaşımlar, Platon ve Aristoteles’in öğretilerince yönlendirilmiştir. Antik dönemin geri kalan kısmında ve Orta Çağın ilk bölümünde hakim felsefi yaklaşımlar Platoncu renkler taşırken, ondan sonraki üç asır boyunca, yani yaklaşık 1500 yıllarına dek Aristotelesçi felsefe tek başına egemen olmuştur.
Platoncu ve Aristotelesçi öğretilerin etkilerinin dağılımı sadece zamana göre değil, coğrafyaya göre de değişiklikler arz eder. Meselâ, Alman felsefi geleneğinde Platon çoğu zaman Aristoteles’ten üstün görülürken, Anglosakson dünyasında ise Aristoteles’e gösterilen ilgi daha yoğun ve büyük olmuştur. Hemen tüm ünlü İngiliz üniversiteleri, asırlardan beri Aristoteles’in etik ve siyasi görüşlerinin en hararetli müdafileri ola gelmişlerdir. Onun akılcı, kuşkucu, empirist eğilimli ve serinkanlı kişiliği İngilizlerinkine benzediği için mi baştan beri bu tercihin geliştiği, yoksa Anglosakson karakterinin evriminde bizzat Aristoteles’in mi etkili olduğu hususu, başlı başına bir tartışma ve araştırma konusudur.




Philosophia Perennis: “Geleneksel Bilgelik ve Kültür”



K. Demirci ve diğer bazı “dinler tarihi” uzmanları, Sokrates-Platon çizgisinin zamanın Yahudi geleneklerinden biriyle bağlantılı olduğunu söylerler. Bu görüşe kaynaklık eden pek çok bulgu ve veri mevcuttur. Bunlardan, M.Ö. III. yüzyılda Demetrius tarafından yazılmış olan bir dinler tarihi kitabında, Hz. Musa’nın Grek ülkesine bir yolculuk yaparak oradaki bazı bilginlerle tanıştığı ve onlara bazı “orijinal bilgiler” öğrettiği anlatılır.
Yapılan bazı araştırmalar, sık sık esrarlı ve mistik tavsiye ve beyanlarda bulunan Sokrates için de vahiy aracılığıyla bir “eğitimin ve görevlendirmenin” söz konusu olabileceğini ortaya çıkarmıştır. İnsanları, gerçek varlığa ulaşabilmek için geçici heves ve zevkleri terke çağıran Sokrates’tan, ibadet ve nefis terbiyesinden başka türlü nitelenemeyecek birçok uygulama ve tavsiye rivayet edilir. Meselâ, belli zamanlarda “içinden gelen sese uygun şekilde insanlara hikmetle tavsiyelerde bulunma”, “yıkanma”, “hareketsiz ayakta durma ve sonra dua etme” şeklinde aktarılan rutin davranışlarıyla vahiy ya da ilham, abdest ve namaz uygulamaları arasındaki benzerlik ve ilişkiler, son derece açıktır. Sokrates, “Enkateia” olarak adlandırılan ruh terbiyesi yöntemini “Bilge olmak, kendini denetleyebilmek duyguları ve arzuları kontrol altında bulundurmak” şeklinde tanımlar. “Benim felsefemin esası size insanca yaşamayı ve ölmeyi öğretmektir!” diyen Sokrates’ın yaklaşımı ancak bir dinden kaynaklanmış olabilir. Bu tavsiyesini tüm diğerleriyle beraber büyük bir samimiyetle kendi hayatına uygulayan ve böylelikle ölüme de âdeta sevinerek giden Sokrates’ın tutumu, tıpkı ahiret hayatını da dünya hayatı kadar açık ve net bir şekilde gören ve bilen semavi dinlerin peygamberlerini hatırlatır.
Sokrates’ın ünü günümüze ulaşabilen öğrencilerinden Platon da mürşidinin; ortaya koymuş olduğu felsefi sistem üzerindeki büyük etkisini, “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” diyen Protogaras’a “Her şeyin ölçüsü insan değil, Tanrıdır.” diyerek sergilemiştir. F. Schwarz “Geleneksel Bilgeliğin Yeniden Keşfi” adlı eserinde bu konuyla ilgili olarak şunları söyler: “Eğer Platon felsefesini özetlemek istersek, bu düşünce sistemini; ‘binlerce senedir kuşaktan kuşağa aktarılan bir geleneğin Sokrates ve öncesine ait halkaları’ ile ‘ileride Batı felsefesinin temelini oluşturacak fikirlerin’ rasyonel bir sentezi olarak ifade edebiliriz.”53 Günümüz filozoflarından A. Whitehead, “Felsefenin tamamı, Platon’a yapılan şerhler ve onun ifadelerine eklenen dipnotlardan ibarettir!” diyerek modern batı felsefesini Platon ve Sokrates üzerinden dini bir orijine bağlamış olmaktadır. Bu satırların yazarı olarak ben de; aşağıda yer alan ”Düşünce Tarihi” başlıklı kısmın Sokrates’a ayrılan parçasını okurken, çoğunuzun Sokrates’ı bir filozof olarak mı, yoksa bir peygamber olarak mı nitelendirmenin daha uygun olacağına karar vermekte oldukça büyük bir zorluk çekeceğinizi sanıyorum.
T. Burchardt ise “Aklın Aynası” adlı kitabında şunları ekler. “Antik Yunan Felsefesi tamamen insan akılı kaynaklı değildir. Batı rasyonalizminin kurucusu Aristoteles’de bile görülen ‘biçim’ (eidos) ve ‘madde’ (hyle) şeklindeki ayrıma dayanan kavramlar tamamen kutsal kaynaklı metinlere kaynaklanır. Aristoteles bu geleneksel bilgeliği, zamanının nesnel bilgi dağarcığı çerçevesinde diyalektik bir yaklaşımla ‘dünyevileştirmiştir’. Gerçekliği sadece mantıksal ve olgusal olan kısmını dile getiren Aristoteles’in öncüsü Platon ise onun nesneleştirilmiş kozmolojisini çok aşan bir manevi bir bilgeliğe sahiptir.” 54
Önde gelen temsilcileri; R. Guénon, S. H.. Nasr, F. Schuon, A. K. Coomaraswamy ve G. Eaton gibi araştırmacılar ve düşünürler olan “gelenekselci” ekol mensuplarına göre; Mezopotamya, Mısır, Çin ve Hint geleneksel metinlerinde de izlerini gördüğümüz bu bilgelik ve medeniyet, esasen “vahiy orijinli” olduğu için philosophia perennis “ terimi ile “vahiy kültürü ve uygarlığı” kavramı, eş anlamlıdırlar. Bu düşünce okuluna ait literatürde, “Philosophia Perennis” terimi, esas olarak “insanlığa vahiy yolu ile ulaşmış olan-teorik ya da pratik-tüm bilgi kategorilerini” ifade eder.







Hıristiyanlık ve Orta Çağ Felsefesi





Hıristiyanlığın Doğuşu ve Gelişimi



Hz. İsa’nın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Konuyla ilgili farklı görüşler vardır. Şu an kullandığımız takvim, 6. yüzyılda D. Exiguus tarafından ortaya atılan Hz. İsa’nın Roma’nın kuruluşunun 754. yıldönümünde doğmuş olduğu şeklindeki iddiaya dayanır. Luka İncil’inde ise (2:1) Mesih’in bu tarihten 6 yıl önce İmparator Augustus’un Yahuda’da yaptırdığı nüfus sayımı sırasında doğduğu söylenir. Ancak bu konudaki kaynakların çoğunda, Hz. İsa’nın günümüzde “milât” olarak kabul edilen tarihten 4 veya 5 yıl önce doğmuş olduğu görüşü benimsenir.
Hz. İsa’nın doğum yeri de kesin değildir. Markos İncil’inde sık sık “Nasıralı” olarak bahsi geçen Hz. İsa’nın Matta (1:18-25) ve Luka (2:1-7) İncillerinde ise Beytlehem’li olduğu söylenir. Bunlar, Filistin’de Kudüs’ün kuzeyinde ve güneyinde bulunan yerleşim yerleridir. İncil metinlerinde Hz. İsa’ya yurttaşlarının sık sık “rabbi” veya “rabboni” şeklinde hitap etmelerinden anlaşıldığına göre, gençliğinde geleneksel bir Yahudi eğitiminden geçmiş olmalıdır. Ailesiyle birlikte hac ziyareti için birkaç defa Kudüs’e gittiği de bildirilmektedir. (Luka 2:41)
Hz. İsa’nın peygamberlik görevinin Hz. Yahya’nın tövbe çağrısıyla aynı tarihlerde başladığı rivayet edilir. Luka İncil’inde (3:1) Tiberius’un hükümdarlığının 15. yılı (M.S. 28-29) olarak belirlenen bu tarih, başka kaynaklarca da doğrulanır. Hz. İsa, kendi ağzından nakledilen sözleriyle Hz. Yahya’ya daha önceki peygamberlerinkinden farklı bir fonksiyon atfederek onu, kendisinin habercisi olarak niteler.
Hz. İsa, peygamberlik görevini Celile’nin köyleri ile, Beysayda, Horazin ve Kefernahum gibi kentlerde halkın arasına karışıp, sıradan insanların yaşamını paylaşarak yerine getirmeye çalışmıştır. Ne yazık ki bunu, muhataplarının anlayışsız ve sert tutumları nedeniyle ancak çok kısa bir süre devam ettirebilmiştir.
Bazı İncil metinlerinde, Hz. İsa’nın çevresindeki kişilere zaman zaman yazılı bir materyalden pasajlar okuduğu söylenir. Hz. İsa ile bizzat görüşmüş olan çeşitli şahıslardan da bu yönde rivayetler vardır.
Bu hususta araştırma yapan dinler tarihi uzmanlarının konuyla ilgili ortak görüşleri; Hz. İsa’dan kalan yazılı materyalin hayret edilecek kadar kısa bir süre içinde kamuya açık her yerden “esrarengiz bir şekilde kaybolmuş” olduğu şeklindedir. Bu işlemden sonra, ellerinde hiçbir yazılı metin kalmayan ilk Hıristiyanlar, başlangıçta sadece dini içerikli şarkıları, ilâhileri ve duaları yazıya geçirdiler. IV. yüzyıla kadar devam eden bir süreç sonunda kilise otoritelerince benimsenen doktrine göre, tarihi sıralama içinde ilk İncil metinlerinden biri olarak kabul edilen Matta İncili Hz. İsa’nın hayatına ve ilahi görevine dair çeşitli hikâye ve rivayetleri bir düzene sokma amacıyla kaleme alındı. “United Bible Societies” tarafından (The New Testament)’in Kitabı Mukaddes yayınevi aracılığıyla yapılan Türkçe baskısında bu metin şöyle tanıtılır: “Matta (Alfeos oğlu Levi) Romalılar adına gümrük vergisi toplayan bir Yahudi idi. Hz. İsa, kendisini öğrencisi olmaya çağırınca, her şeyi bırakarak ona yöneldi. Bu metin, birinci yüzyılın ortalarında Antakya’da yazıldı ve Hz. İsa hakkında bilgi edinmek isteyen ilk Hıristiyanlar’a kaynaklık etti. Yazar Matta anlattığı olaylara Eski Ahit’te sözü edilen peygamberler tarafından da dikkat çekildiğini ve ‘Böylece, peygamberlik vaadinin artık yerine gelmiş olduğunu’ ifade eder. Eski Ahit’ten 123 alıntı yaparak konunun nasıl bir bütünlüğe kavuştuğunu gösterir. Temel dokusunu çeşitli peygamberlere ait sözlerin oluşturduğu bu metinde Göklerin hükümranlığı deyişi 30 kez geçer. Ayrıca Hz. İsa’nın beş uzun konuşmasına yer verilerek, 20 tane de mucizesine değinilir.
Kitabı Mukaddes yayınevi Markos İncil’ini ise şöyle tanıtır: “İ. S. 55-60 yıllarında Tanrı esiniyle Roma’da yazılan bu kitapta yazarının adı geçmemektedir. Markos olduğu kabul edilen bu kişi, öğrenci Petros aracılığıyla Mesih’e bağlanmıştır (I. Petros 5:13). İlk Hıristiyanlar dua etmek için onun evinde toplanırlardı. Metin boyunca Hz. İsa’nın hayatı ve icraatları, büyük bir çaba ve fedakârlıkla sürdürülen olağanüstü bir hizmet olarak anlatılır.
Matta İncili ile hemen aynı tarihlerde, ama ondan bağımsız bir şekilde Anadolulu bir yazar, kendi adıyla anılan Luka İncili’ni ve Hıristiyan Kilisesinin ilk yıllarını tasvir eden “Resullerin İşleri” adlı metni kaleme aldı. Bu metinlerde öncelikle Roma İmparatorluğu içindeki Yunanca konuşan kesime seslenilir. Yine o yıllarda, büyük bir ihtimalle Hz. Meryem ile birlikte Ephesos’a gelerek orada bir Hıristiyan topluluğu kurmuş olan Havari Yuhanna’nın yazdığı kabul edilen üç mektup, esas olarak, Hz. İsa’nın kimliği konusunda bu bölgede doğmuş olan yanlış kanaatlere bir cevap niteliği taşımaktadır. Aynı havarinin adını taşıyan Yuhanna İncili ise Ephesos cemaati tarafından işlenip, geliştirildikten sonra, 90 yıllarında ortaya çıkmıştır. Bu metin, öteki üç İncil’de tekrarlanan tarihi materyale büyük ölçüde benzeyen unsurlar içerir. Farklılığı, Hz. İsa’nın mücadelelerinden ve çektiği sıkıntılardan söz eden kısımlarındadır.
Günümüzde mevcut dört İncil’in kaynağı, Hz. İsa’nın sözlü olarak aktarılan konuşmaları ve hayat hikâyesidir. Bu İncillere esas teşkil eden materyal 30-40 yıl boyunca sözlü olarak muhafaza edildikten sonra, bazı cemaatlerin temsilcileri tarafından derlenerek kaleme alınmıştır. Her bir İncil yazarı, belli bir cemaatin sözcüsü konumundadır ve kendi kişisel tercih, kabiliyet, yaşantı, birikim ve üslûp özellikleri çerçevesinde kendi metnini hazırlamıştır.
Hıristiyanlığın temel öğretilerinin biçimlenme süreci, İncillerin yazılışından sonra da devam etti ve ancak 4 asır içinde tamamlanabildi. Günümüzde Hıristiyanlığın temel literatürü “Eski” ve “Yeni” ahit olarak adlandırılan iki koleksiyona dayanır. Eski Ahit, Musevilerin ve daha önce yaşamış bazı toplumların peygamberlerine Tanrı tarafından bin yılı aşan bir dönem boyunca indirilen çeşitli metinlerin bir değerlendirmesi olup, bugün için Tevrat’a tekabül eder. Yeni Ahit terimini ise ilk defa 200 yılında Tertullianus kullanmıştır. Kilise öğretisinin henüz kesinleşmemiş olduğu bu tarihlerde özellikle havarilerin adlarını taşıyan pek çok İncil metni ve mektubunun ortaya çıkması, tüm Hıristiyanlar için bağlayıcı nitelikte olduğu kabul edilecek kutsal metinlerin seçilip, derlenmesini zorunlu kılmıştır. Heretik akım taraftarlarının Eski Ahit ile Yeni Ahit’in büyük bölümünü reddetmeleri, bağlayıcı Yeni Ahit metinlerini tespit sürecini hızlandırdı. Özellikle “İbranilere mektup, Yakub’un Mektubu, Petrus’un II. mektubu, Yuhanna’nın II. ve III. mektupları ile Vahiy” adlı metinler, üzerinde en çok tartışılan hususlar oldu. Bu arada Clemens’in I. ve II. mektupları, Didakhe, Hermas’ın Çobanı ve II. Esdras gibi bazı metinler, değişik dönemlerde bağlayıcı bölüme dahil edildi. Yeni Ahit metinlerinin “Kanonik” (güvenilir ve gerçek) olarak seçilen bölümünün listesi ancak 4. yüzyılda kesinleşti.
Buna göre Yeni Ahit şu 27 metinden oluşmaktadır: “1-) Matta İncili, 2-) Markos İncili, 3-) Luka İncili, 4-) Yuhanna İncili, 5-) Habercilerin İşleri, 6-18-) Paulus’un 13 Mektubu, 19-) İbranilere Mektup, 20-) Yakub’un Mektubu, 21-22-) Petrus’un 2 Mektubu: 23-25-) Yuhanna’nın 3 Mektubu, 26-) Yahuda’nın Mektubu, 27-) Vahiy.”
4. yüzyıl sonuna kadar kilise yetkililerinin çeşitli nedenler ve değişik ölçülerle Kanonik bulmadığı başlıca Hıristiyan metinleri de şunlardır: (Günümüze ulaşmamış olan) Gnostik Metin, Yetkinlik İncili, Hakikat İncili, Yahuda (İskariyot) İncili, Petrus İncili, Filip İncili, Tommaso İncili, Barnabas İncili, Andreas’ın ve Matthias’ın İşleri, Paulus ile Thekla’nın İşleri, Barnabas, Bartolomenios ve Yuhanna’nın Serüvenleri, Havarilerin Mektupları, Paulus’un İskenderiyelilere Mektubu ve Petrus’un Vahyi.”
Hz. İsa’nın esas olarak, çok ağır ve zorlu olan bazı hükümlerini değiştirdikten sonra, Eski Ahit çerçevesinde hareket ettiği anlatılır. Hıristiyanlık öğretisindeki Eski ve Yeni Ahit terimleri, Hz. İsa’nın tebliği ile, Tanrı’nın İsrailoğulları’yla yapmış olduğu eski antlaşmanın nihayete erdiği ve Tanrı ile tüm insanlar arasında yeni bir antlaşma döneminin başlamış olduğu inancından kaynaklanır.
İncil metinlerine göre Hz. İsa’nın öğretisinin odağında, “Göklerin Egemenliği”nin (kıyametin) artık çok yaklaşmış olduğu bildirisi ve tövbe çağrısı yer almaktadır. Tanrı, yüreği şefkatle dolup, taşan bir kurtarıcı olarak tüm insanlığa yönelmiş durumdadır. Dönemin insanına düşen de bu çağrıyı ebedi kurtuluşu için bir fırsat bilip, Hz. İsa’ya tüm varlığıyla bağlanmaktır.
Hz. İsa’nın gerçekleştirdiği mucizeler ve getirdiği sevgi yasası da, Tanrı’nın egemenliğinin artık çok yaklaştığının delilleriydi: ”–Eğer ben, Tanrı’nın kudretiyle cinleri kovuyorsam, o hâlde, Tanrı’nın hükümranlığı artık sizlere kadar ulaşmış demektir!” (Luka 11:20). Hz. İsa’nın tövbe çağrısı, insanları geçmişe veya kendisine yöneltmeyi değil; geleceğe, Tanrı’nın krallığına hazırlamayı amaçlıyordu. (Matta 4:17) Bu nedenle Hz. İsa, Tevrat şeriatinin bazı katı biçimsel kurallarını iptal ederek dikkatleri, onun asıl mesajı olan “Tanrı iradesine ve yaratılış amacına” yöneltmekteydi. Artık Tanrı insan soyundan, kayıtsız ve şartsız bir şekilde ancak ve ancak kendisine bağlanmasını ve sonsuz sevgisine yönelmesini beklemekteydi.
Hıristiyanlık öğretisi, temelde tek Tanrı inancına dayanır. Fakat kaynağı tartışmalı olan teslis veya üçleme adlı bir inanç daha sonra Kanonik addedilen literatürde kendisini göstermiştir. Dinler tarihi alanında teslis öğretisinin orijinine yönelik olarak yapılan hemen tüm çalışmalar, bu inancın geriye yönelik izlerinin odağında Paulus ( İbranice’de Saul) adlı kişinin bulunduğuna işaret etmektedir. Ancak Paulus baş mimarı olmakla birlikte, bu yapıyı tek başına kurmuş değildir. Konuya yönelik olarak dinler tarihi uzmanlarının yaptığı araştırmalar sonunda Paulus’a, “farklı çevre, gelenek ve inançlara mensup bir mimarlar ve işçiler grubu(!)”nun da yardım etmiş olduğunu gösteren bulgulara rastlanmıştır.
Paulus, hem bir ticaret hem de bir kültür merkezi olan Tarsus’a yerleşmiş bir Yahudi ailesine mensuptu. Tarsus’ta, Stoacı öğretinin merkezlerinden biri olan ünlü bir düşünce okulu da mevcuttu. Bu ortamda yetişen Paulus, başlangıçta Hıristiyanlığa en şiddetli şekilde muhalefet eden kişilerden biri olmuştu. Hıristiyanların çok ağır şekillerde cezalandırılmasına yönelik eylemlere bizzat katılmıştı. Yine bu amaçla Şam’a doğru yola çıkan Paulus, şehre vardığında, başından geçtiğini iddia ettiği garip bir hikâyeyi oradaki Hıristiyanlara anlatarak, artık kendisinin de bu yeni dine inanmaya başladığını söyledi. Hikâye şöyleydi: “Gökte ansızın büyük bir nur parlamış ve sonra yere inerek Paulus’a şöyle seslenmiştir: ‘ – Saul, Saul, niçin bana eziyet ediyorsun?’ Paulus irkilerek sorar: ‘–Ya Rabb, sende kimsin?’ Işıktan cevap gelir: ‘-Ben, düşmanlık ettiğin İsa’yım. Artık yeter, kalk ve şehre gir, orada yapman gerekenler sana bildirilecektir!’ ” Böylelikle ilahi bir görev üstlenmiş olduğunu iddia eden Paulus, gelecekte kanonik sayılacak olan literatürün tamamına nüfuz edecek teslis inancının alt birimlerini sentezlemeye koyulur. Yeni Ahit’te yer alan “Galatyalılara Mektubunda” bu misyona dair yetkisinin kaynağını da şöyle açıklar: “-Artık yaşayan, ben değilim; bende yaşayan Mesih’tir”. Ve Paulus, teslis öğretisine esas oluşturan yazılarını yazmaya ve orijinal Hıristiyan öğretisinde bulunmayan bu fikirleri, çevrede yaşayan topluluklara telkine başlar. Öğretinin temeli, “Mesih’in insan soyunun kaderini ve kurtuluşunun bedelini bütünüyle üstlenmek için Tanrı’nın bir insan bedenine bürünmüş hâli” olduğu iddiasına dayanmaktadır.
Prof. C. Sunar, Paulus’un bu katkısını felsefe tarihi açısından şöyle yorumlar: “Hıristiyanlığın Yunan dünyasından yaptığı bu alıntı, esas olarak Orphic kaynaklıydı. Bu öğreti, ‘önce ölen ve sonra tekrar dirilen bir Tanrı’dan söz eden bir mite dayanır. Buna göre, Tanrı’nın söz konusu bu acılı eylemine iştirak eden insanlar da onun gibi, tekrar dirilme şansını kazanır. Bu mit Hıristiyanlığa, Hz. İsa’nın aynı şekilde ölen ve sonra tekrar dirilen bir Tanrı olduğu iddiasıyla aktarıldı. Benzer şekilde, ona ibadet eden insanların da öldükten sonra tekrar dirilterek ebedi bir hayata mahzar edilmekle mükâfatlandırılacağı öne sürüldü. Yunan dünyasına ait bu öğretinin, özellikle Paulus tarafından büyük bir başarıyla Hıristiyan dünyasına empoze edilmesiyle bu görüş, bu dinin temel esaslarından biri hâline geldi.
Başlangıçta, Yahudi toplumunun ileri gelenlerinin de etkisiyle Roma İmparatorluğu yöneticileri, hakimiyetleri altındaki topraklarda doğup, gelişen Hıristiyanlığa karşı çok sert bir tepki ve muhalefet gösterdiler. Fakat en sert ve acımasız saldırılara rağmen bu yeni din yayılmaya devam etti. Sonunda öyle bir noktaya gelindi ki, Romalı idareciler hakimiyetlerini sürdürebilmek için Hıristiyanlara giderek daha ılımlı ve iyi davranma mecburiyetini hissetmeye başladılar. Ve nihayet 313’te imparator Constantinus’un Hıristiyanlığı benimsemesiyle Hıristiyanlar ve kilise, devlet çapında örgütlenmeye koyuldu. Bu yeni süreçte kilisenin gücü zamanla arttı ve bu gelişme; kilise, Roma’nın diğer tüm resmi kurumlarıyla başa baş mücadele edebilecek bir konuma ulaşana dek sürdü.
Roma imparatorluğu, “kavimler göçü”nün etkisiyle yıkılıp, parçalandığında, devletin kültürel birikimi, bir süre boyunca sahipsiz ve korumasız kalma, hatta unutulma tehlikesiyle yüz yüze gelmişti. Bu dönem içinde Roma dünyasının kültürel birikimini koruma fonksiyonunu kilise yerine getirdi. Çünkü yıkılan Roma imparatorluğunun ayakta kalmayı başaran tek kamu kurumu kilise idi. Kavimler göçüyle tarih sahnesine çıkan birçok yeni topluma ve ulusa Greko-Romen kültürü, kilise aracılığıyla tanıtıldı ve benimsettirildi.
Kilise, resmi öğretisini belirlerken, eski Yunan felsefesinden büyük ölçüde yararlanmıştı. Ancak antik Yunan felsefi birikimi Hıristiyanlığa transfer edilirken, kilise liderleri son derce seçici ve politik davranmışlardır. Zamana göre tercih edilen veya popüler olan filozof değişse de, kilise önderlerinin bu tavrı daima aynı şekilde devam etmiştir. Bu stratejiye göre, filozofların kilisenin o dönemde savunduğu fikir ve inançlara paralel olan görüşleri alınıp, Hıristiyanlığın resmi öğretisini şekillendirmekte veya muhaliflerin tenkitlerini cevaplamakta kullanılırken; filozofların, kilisenin o dönemde benimsemekte olduğu inançlara aykırı bulunan görüşleri ise gizlenmekte ve unutulmaya terk edilmekteydi. Aristoteles’in Hıristiyan dünyasında uzunca bir dönem sadece bir mantıkçı olarak tanınması ve bilinmesi; bu sürecin işleyiş şekline ve sonuçlarına ilginç bir örnek teşkil eder. Bu dönem boyunca Aristoteles’in eserleri ve fikirleri arasından sadece mantıkla ilgili olanlar âdeta cımbızla çekilir gibi ayıklanarak alınmış, geriye kalan asıl büyük kısım ise sansür edilmişti. Platon’un Hıristiyanlaştırılması ise çok daha kolay ve kapsamlı olarak gerçekleştirilmişti.




Orta Çağ Felsefesi



Orta Çağ felsefesi başlangıçta, Hıristiyan kilisesinin dini inanç esaslarını antik felsefeden yararlanmak suretiyle desteklemek ve savunmak amacıyla kullanma çabaları sonunda ortaya çıkan dini-felsefi spekülasyonlardan ibaretti. Kilise yetkilileri, hem dinde hem de antik felsefede her şeyin en mükemmel bir şekilde ele alınıp, ortaya konmuş ve son sözlerin söylenmiş olduğu varsayımıyla hareket ettikleri için bu dönemin entelektüel hayatı, yenilik ve orijinallikten yoksun statik bir durum arz eder.
Bazı düşünce tarihçileri, Orta Çağ felsefesinin I. Justianus’un Atina’da Akademia’yı kapattığı 529 yılında başladığını kabul eder. Ancak araştırmacıların çoğu, J. S. Erigena’yı (810-877) Orta Çağın en büyük filozofu ve Charlemagne’nin taç giyme tarihi olan 800 yılını da Orta Çağ felsefe geleneğinin başlangıcı olarak görürler. Bu kanaatte olan tarihçiler, 476’da Roma’nın düşüşünden 800’de Charlemagne’nin imparatorluğunun başlamasına kadar geçen dönemi, entelektüel bir durgunluk dönemi olduğu için “karanlık çağ” olarak nitelerler. Onlara göre, Charlemagne’nin eğitim görev ve yetkilerini kilise görevlisi hocalara, yani skolastiklere (schola=okul) vermesiyle, felsefe tarihinde yeni bir dönem başlamış oldu.
Orta Çağ felsefesi, genel çizgileri bakımından iki ana döneme ayrılabilir. Orta Çağın başlarından 1200 yılına kadar süren birinci dönem, esas itibariyle Platoncu, daha doğrusu Yeni Platoncu bir renk taşır. Bu dönemin felsefesi oluşturulurken, Aristoteles’in özellikle “mantık” ile ilgili görüşlerinden de faydalanılmıştır. Ancak Aristoteles’in mantık, retorik ve estetik gibi dini bakımdan nötr konular dışındaki fikirleri, kilise dogmalarına uygun bulunmadığından, göz ardı edilmişlerdir. Orta Çağ felsefesinin 12. ve 15. yüzyıllar arasındaki ikinci dönemi ise bariz bir şekilde Aristoteles felsefesi tarafından şekillendirilmiştir.
Orta Çağda felsefi etkinliklerin merkezleri kiliselerle manastırlar olduğu için bu çalışmaların tamamı din adamlarının mutlak otoritesi altında gerçekleştirilmekte ve ele alınan konular da, İncil ile antik felsefenin kilisece onaylanmış kısımlarıyla sınırlandırılmaktaydı.
Bu şekilde, çoğu ansiklopedik ve didaktik özellikte olan birçok kitap kaleme alınmıştır. Bunlar genelde manastırlardaki din adamı adayı öğrenciler için ders kitabı olarak hazırlanmışlardı. Ders kitapları genelde; gramer, diyalektik, retorik, aritmetik, geometri, astronomi ve müzik olarak yedi konuda yazılmaktaydı. Bu dersler; ilki “gramer, diyalektik ve retorik” (Trivium=Üçlü) ve diğeri de “aritmetik, geometri, astronomi ve müzik” (Quadrum=dörtlü) olmak üzere başlıca iki ayrı kategoride işlenirdi.
Tüm bu etkinliklerde amaç, Hıristiyan dogmalarını akıl ve bilgi yoluyla savunmak, açıklamak ve geliştirmekti. “İnancı” düşünme eyleminin ilk basamağına yerleştiren bu yaklaşım, “anlamak, kavramak ve gerçeğe ulaşmak için inanmaktayım” ifadesiyle sloganlaştırılmıştı. Buna göre, kilise dogması önce iman ile kabul edilecek; sonra da akıl ve bilgiyle aydınlığa kavuşturulup, kavranılacaktır.
Skolastizmin ilk dönemlerinin en ünlü temsilcisi olan Anselmus’un (1035-1109) felsefesi, tümel kavramların, insan bilincinin dışında da bizzat mevcut olduklarını varsayan “kavram gerçekçiliği”nin tipik bir örneğidir. Ona göre, tümel kavramların nesnel gerçekliğinden şüphelenmek, iman ile aklın yani din ile felsefenin uyumunu bozar. Çünkü, iman esasları, ancak bu çerçevede kavranılabilir. Nitekim, Tanrı’nın varlığını göstermek için Anselmus, bu yaklaşıma dayanan “ontolojik ispat” tekniğini gelişmiştir.
Anselmus’un felsefesine bir tür tepki olan Adcılık (Nominalizm) öğretisinin Orta Çağdaki ünlü temsilcisi Roscellinus (1050-1125) ise tümel kavramların kendi başlarına var olan reel nesneler olmadığına işaret ederek, bunların ancak benzer nesneleri ifade için insan zihni tarafından oluşturulmuş adlardan (nomen) ibaret olduğunu vurgulamış, gerçek mevcudun, ancak tek tek varlıklar olabileceğini belirtmiştir.
Skolastik eğitimciler “lektio” (ders) uygulamasında öğrencilerine, programda yer alan konuyu anlatırlar, sonra “disputatio” (tartışma) kısmında bunları öğrencilerle karşılıklı olarak müzakere ederler ve nihayet “summa” (özet) bölümünde de en önemli noktaları vurgularlardı.
Eğitimin amacı ve metodu hususunda ortak bir yaklaşım benimsenmiş olmakla birlikte, kabul edilen temel öğretilerdeki bazı farklılıklar nedeniyle uygulamada bazı değişik skolastik akımlar ortaya çıktı. Bunların en yaygınlarından ikisi, Duns Scotus’un (1270-1308) izleyicileri olan Fransiskenler ile Aquino’lu Tommaso’nun (1225-1274) takipçileri olan Dominikenlerdi. Fransiskenler, Tanrı’nın mutlak ve özgür iradesiyle yaratmış olduğu kâinatta tam ve kesin deterministik nedenlerinin bulunamayacağını vurgulamaktaydılar. Dominikenler ise aklın Tanrı’nın yaratmasında esas belirleyici unsur olduğunu ve kâinatın akliliğinin-yani muhtemel biçimler arasında en uygununa sahip bulunuşunun-bunun delilerinden biri olduğunu belirtmekteydiler.
Tommasoculuk olarak da adlandırılan ikinci görüş zamanla üstün geldi ve Aquino’lu Tommaso’nun “Summa Theologica”sı skolastizmin temel eseri sayıldı. Bundan sonra skolastizmde başlıca etkinliğin, Tommaso’nun bu kitabı hakkında yorumlar yapmaktan ibaret olduğu bir dönem başlamış oldu.
Scotus ve Tommaso arasındakine benzer tartışmalar, çok daha sonraki tarihlerde zaman zaman diğer bazı düşünürler arasında tekrarlanmıştır. Meselâ, Alman idealistlerinden Schopenhauer’ın özgür-iradeciliği ile Hegel’in tümel mantıkçığı, bunun bir örneğidir. Schopenhauer’ın Scotus’un iradeye öncelik veren görüşlerinin etkisini taşıyan felsefi yaklaşımı “Volantarizm” olarak adlandırılır. “İradecilik” ismiyle de bilinen bu yaklaşıma göre gerçeğe; düşünce ve aklın değil, ancak iradenin eğilim ve özellikleri göz önünde bulundurulmak suretiyle ulaşılabilir. Schopenhauer bu çerçevede tüm varoluşu, yaşama ve yaşatma tasavvuru veya arzusunun bir tezahürü olarak mütalâa etmiştir.
Aquino’lu Tommaso, skolastizmin ikinci, yani Aristotelesçi dönemini başlatan ve Katolik ilahiyatını sistemleştiren kişi olarak kabul edilebilir. İlk olarak Napoli üniversitesinde öğrenciyken Arapça ve Yunanca’dan çevrilen bilimsel ve felsefi eserleri okuma fırsatı bulan Tommaso, o sıralarda yeni. yeni yaygınlaşmakta olan Dominiken tarikatına katılır. Daha sonra, Paris’teki Saint Tacques manastırına gider. Dominikenlerin üniversitesi niteliğindeki bu eğitim merkezinde, Albertus Magnus’un derslerini izler. Buradaki eğitimin Tommaso’nun görüşleri üzerinde çok derin etkileri olmuş ve zihninde; skolastizmin birinci dönemi ve Hıristiyanlığın ilk 12 asrı boyunca hakimiyetini sürdürmüş olan Platonculuğa karşı, Aristotelesçi bir felsefenin genel çerçevesi şekillenmiştir.
Bu dönemde, Hıristiyan dünyasının, parlak İslâm uygarlığı ve felsefesiyle ilişkileri de giderek artmaktaydı. Ancak tutucu Hıristiyanlar arasında, önemli bir kısmı kendilerine Müslüman düşünürlerin eserleri vasıtasıyla ulaşan Aristoteles’in metafizik, tabiat ve teolojiyle ilgili öğretilerine karşı büyük ve yaygın bir tepki de oluşmaya başlamıştı. Kilise yetkilileri; gençleri baştan çıkardığı iddiasıyla bu tür tabiatçı ve rasyonalist öğretilere karşı, sonunda bir savaş açtı. Ama bütün bunlara rağmen, Tommaso ve hocası A. Magnus cesaretle Aristoteles’in eserlerini okumaya ve okutmaya devam ettiler ve derslerinde Aristotelesçi görüşleri hiç çekinmeden öğrencilerine anlatmaya başladılar.
Aslında, o yıllarda, kırsal bölgelerden kentlere göç hızlanmış, teknik gelişmeler sosyal ve ekonomik hayatı etkilemeye başlamıştı. Böyle bir ortamda, özellikle yeni kuşaklar, dünya hayatını tamamen aşağılayan mevcut dogmalara içten içe bir tepki göstermeye ve akıl ya da felsefe yoluyla tabiata hakim olmanın gereğini dile getirmeye başlamışlardı. Bu eğilimler, Aristoteles felsefesine gösterilen ilginin artmasıyla sonuçlandı.
Artık, Avrupa’nın önemli kültür merkezlerinde Aristoteles öğretisinin kaynak eserleri olan Müslüman düşünürlerin kitapları, geniş ölçüde okunuyor ve bu çevreler üzerinde etkili oluyordu. Özellikle İbni Rüşd’ün görüşleri, yorumları ve yaklaşımları 1266’dan sonra taraftar bulmaya başladı. Tommaso, henüz şartlar olgunlaşmadığı için Augustinusçu Aristoteles eleştirileriyle İbni Rüşd yanlıları arasında bir süre tarafsız kaldı. Ancak kilise bu gelişmeler karşısında tavrını iyice sertleştirdi ve İbni Rüşdçülük 1270’de aforoz edildi.
Tommaso, buna rağmen adım adım Aristotelesçi öğretiler üzerinde yeni bir skolastik anlayış geliştirmeyi sürdürdü. Buna göre teoloji, bir “bilim”di, ancak Tanrı tarafından açıklanmış oldukları için kesin bir şekilde kabul edilmesi gereken bilgileri içermekteydi. İlahiyatçı önce “inanç” tan hareket eder, sonra akıl yoluyla dinin bu dogmalarını açıklayıp, yorumlardı. Oysa bir filozofun tek dayanağı ise aklın gücüydü. Tommaso, aklın kendine has kuralları olmakla birlikte, tamamen dinin sınırları içinde kalmasının mümkün olduğunu öne sürdü. Bu yaklaşımda tabiatın yapısındaki aklilik ve tutarlılık da önemli bir konuma sahiptir. Tommaso’ya göre tabiatın deterministik yasalarını bulmaya yönelik bir felsefi etkinlik, sonunda, ilahi logosa uygun bir bilgiler topluluğuna ulaşmayı mümkün kılacaktır. O güne kadar hakim olan ve tamamıyla tabiat üstü dünyaya yönelik olan yaklaşım, insanlarda zihinsel bir karışıklığa yol açmıştı. Artık, tabiata ait doğru bilgiler de dindeki yerini almalı ve insan Tanrı’ya daha akılcı yollardan ulaşmalıydı.
Ancak tutucu Hıristiyanlar, tabiatta bazı zorunlu yasaların bulunduğu görüşüne; bu yaklaşımın, “kişisel sorumluluk duygusunu ortadan kaldıracağı ve ilahi taktire olan inancı sarsacağı” gerekçesiyle karşı çıktılar. Tommaso bu itiraza, “insanın özgürlüğünün akli bir olgu olarak savunulabileceğini, ama tabiattaki determinizmin de kabul edilmesi gerektiğini” söyleyerek karşılık verdi. Tanrı, yarattığı her şeyi harekete geçirmişti, ama onun kâinattaki bu yüce yönetimi de zaten onun ilahi takdirinin yasalarına göre gerçekleşmekteydi. Bu ilahi takdir çerçevesinde her varlık, kendi tabiatına uygun şekilde davranmaktadır. Bu özellik, en ideal şekline akıllı varlık “insan”da ulaşmıştır. İnsanın, kendi zihinsel, fiziksel ve iradi varoluşunda kendi hareketini kendisinin belirlemesi esnasında bir yandan da Tanrı ile ilişki içinde bulunması, onun “özgürlüğünü” kısıtlamak şöyle dursun, tam aksine, onu olması gereken ideal niteliğe ulaştırır.
Tommaso, 1277’de İtalya’daki Napoli üniversitesinde Dominiken bir fakülte kurdu ve aynı yıl içinde orada dersler vermeye başladı. O yıllarda yaygın olan ruh-beden ilişkisi tartışmalarına da katılan Tommaso ruhun, bedenin “form”unu teşkil ettiğini savunan Aristotelesçi öğretiden faydalandı. Tommaso, Ocak 1274 de zamanın Papa’sının daveti üzerine Lyon Konsiline giderken, yolda hastalandı ve öldü.
1277’de Paris’te, kilisenin en yüksek yargı organının aforoz ettiği 219 önermeden 12 tanesi Tommaso’ya aitti. Ancak 46 yıl sonra, isminin azizler listesine alınması ve Trent Konsili’nde öğretisinin aklanmasıyla Tommaso’nun ünü, yaşadığı dönemle kıyaslanamayacak kadar artmış oldu. 1400 yılından itibaren de bir grup yorumcunun, eserlerini sistemli bir şekilde inceleyerek, onların “inanç ile felsefe arasındaki ilişkiyi ortaya koyuş tekniğinin, bireyi ön plâna çıkarışının ve Tanrı’nın arzusunu izah ediş biçiminin” ne kadar önemli ve mükemmel olduğunu gösteren sonuçlara ulaşmalarıyla, Tommaso öncesi dönemde sakıncalı bulunan Aristotelesçi görüşler, kilisenin temel öğretileri arasına katıldı. Bu benimseyiş öylesine güçlüydü ki artık Aristoteles felsefesine karşı çıkmak Hıristiyanlığa karşı çıkmakla bir tutulur olmuştu.
Skolastizmin bu döneminde, Tommaso’nun akılcı yaklaşımına rakip “iradeci” bir öğreti sistemleştirmiş olan Duns Scotus ise; iradenin, hem Tanrı’da hem de insanda, akıldan daha öncelikli bir yere sahip olduğunu iddia etmiştir. Scotus’a göre eğer bu böyle olmasaydı, irade özgürlüğünden söz edilmezdi; çünkü o zaman irade, bir dış etken olan aklın kontrolüne girmiş olurdu.
Scotus’a göre “Tanrı ister, ve o şey olur. Tanrı özgürce seçer. Sonra O’nun bu özgür seçimi, tüm ‘varlık’ için ölçü ve referans olur. Tanrı kâinatı, mevcut şekliyle, özgürce yaratmıştır. Eğer istemiş olsaydı, kâinatı çok farklı bir şekilde de yaratabilirdi. Aquino’lu Tommaso’nun, kâinat’ın mevcut biçiminin mümkün olanın en mükemmeli olduğu nitelemesi doğru değildir. Tanrı’nın iradesi özgür olduğu ölçüde “kavranılmaz” dır da. Bu nedenle akıl, Tanrı’nın eylemlerini tam olarak açıklanmasında hiçbir zaman yeterli olmayacaktır. Bu nedenle insan, tabii olguları incelerken, onları deterministik kalıplar içine sokmaya çalışmamalı sadece ampirik yönlerini ifadeyle yetinmelidir. Hiç unutulmamalıdır ki bunlar zorunlu bağlantılar değildir, eğer Tanrı isteseydi onlara çok farklı özellikler de verebilirdi.”
Scotus, sadece bilimin değil, ahlâkın yasalarının da Tanrı’nın iradesine bağlı olduğunu belirtir. Çünkü bir şey eğer iyiyse bu, Tanrı’nın mutlak iradesi öyle olmasını istediği için iyidir ve Tanrı’nın iradesi daima iyilik yönünde tecelli eder. Bunda bazı ahlâki zorunluluk prensiplerinin hiçbir etkisi yoktur. Benzer şekilde insan hür olduğuna göre, kişisel çabalarıyla kurtuluşa ulaşması mümkün ve hatta gereklidir. Bu nedenle de kilisenin aracılığına hiçbir şekilde ihtiyacı yoktur.
Scotus’un öğrencilerinden Ocham’lı Wiliam, biraz zorlamayla da olsa, hocasının öğretilerini saf bir Adcılık felsefesine dönüştürmüştür. Bazı çevrelerce “İlk Protestan” olarak nitelenen William’ın bilim ve felsefeyle ilgili görüşleri, Rönesans hareketinin alt yapısının hazırlanmasına önemli katkılar sağlamıştır.








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder